|
|
![]() |
|
|
#1 (permalink) |
|
Moderator
![]() Üyelik tarihi: Apr 2009
Bulunduğu yer: antalya/manavgat
Mesajlar: 3,785
Thanks: 2,372
Thanked 3,537 Times in 920 Posts
![]() |
Aydaş : Hayırsızlık yapanlara söylenir, yergidir.2-) Hastalıklı, cılız, gelişmemiş çocuk anlamındadır. [Aydaş olan çocuğu yaşlıbir ebe üç yol ağzında ileğende çimdirir.]
"Irazın aydaş oğlu eyice zıvanadan çıktı." Ayak yolu: Tuvalet. "Siz sohbetinize devam edin, ben bi ayak yoluna gedip geleen." A Hınzırın Eniği: Yaramazlar için söylenir, ağır bir yergidir. "A hınzırın eniği, şööyle kendine bi bak bakaan; heç Hatcanın dölüne benzer misin?" Avaramın Yaa: İşin gücün yok mu senin. "A yavrım, avaramın yaa; biraz da hayırlı bi iş yapsana." Ayeller : Tanıdık, konu komşu, dert yanmak için kullanılır. "Ayeller, bu da mı geleceedi başımıza. Ağmak : Havalanmak, yükselmek. "Bi toz buludu Manavgadın üstünde döndü döndü, bi vakıt soana Toroslara doğru ağdı." Avırt : Ağzın iki tarafı. Ekseriyetle kızgınlık anında avırdını yırtarım denilir. "Bana bak çocuk, kalkarsam avırtlarını Sümer basması gibi cartadanak yırtarın." Alma : Elma (Alme de denir) "Hasan amca'nın Tefekli Belen'deki almalarını hastalık sarmış, emme bi ilgilenen yok." Ayeen : Şaşkınlık için kullanılır. "Ayeen bu adam eyice delirik mi ne? Onun yaptıklarını çocuk bile yapmaz." Anını : Şalvarın düzenini ve yapısını ifade eden ön ve arka buluşma noktasıdır. "Alayalılar gara şalvarlarının anını eyice aşşaa çekikler. Neredese yere sürünecek." Ayakların çukura düşmesi: ihtiyarlamış, ölüm zamanı yakın gibi görünenlere söylenir. "Adamın bi ayağı çukura düşük hala onu bunu çekişdirecen diye oğraşır." Abıç : Bacak arası, adım. "Çocuğu abıç arası biçilik, ciğer oluk." Azık : Beraberindeki yiyecek. "İnek gütmeye gederike, anam yukaekmek ve garılık kakıla çökelee azık bohçasına gatar, belime bağlandı..." Aka : Ağabey, büyük erkek kardeş. "Cemil Aka dün guyunun kenarında akyüzün yokarı şakgadanak düştü." Ayazlık : Balkon, teras. "Dün o poyrazlı havada Mustafa'nın evin ayazlığında oturduk, firil firilidi. Ayşa : Ayşe. "Memed Amca Ayşa'ya bi fistanlık almış, aynı lelelik." Atallar : Atarlar. "Muşmalalar tahı ermeyik, civit gibi. Emme çocuklar habire daş atallar, telef üstüne telef." An : Sınır. "Goca domuz desem; her çift sürüşünde bizim tallanın anını biraz tahı içeri kakarıdı." Akyüzün yokarı yatmak: Sırt üstü yatmak. "Bamyalığın kenarından gederiken ayağı bi zıypdı, şırakgadanak akyüzün yokarı serildi." Apdal balığı: Karabalık, şiroz balığı. "Çayın kenarında dut ağacının hemen alt tarafına oltayı her atışımda hemen hemen birer tane garış böyüklüğünde abdal balığı yakalandı." Akili : Kadınların kendine çok yakın buldukları kişilere hitap şekli. " Ay akilim gederike şu bizim güğümü de çeşmeye bırakıver, az soona geder ben dolduru getiririn." Abuu : Çok fazla, aşırılığı ifade etmek için kullanılan ünlem. "Abuu... Biz onu adam belleridik emme hu milletin tallasından çaldığı pambıklara bi bakın hele..." Ağam : Evli kadınların kocasının büyük veya küçük erkek kardeşine hitap şekli. "Memet Ağam; senin kel gız bugün ivreemlerin ineene bi daş yapışdırdı. Yazık, inek çelerdi galdı." Alabacak: Dedikodu yapmayı seven, laf taşıyan kişi. "Bizim Erkan da eyice bi alabacak oluk. Yanlış doğru ne duyarsa götürüp müzevirleeyor." Ağnamak: At, eşek gibi hayvanların yerde yuvarlanması. "Bozeşşek üstündeki semeri unudup kumlukda başladı ağnamaya, ne sille galdı ne ip, ne golan." Ağız : Yeni doğum yapmış inek, koyun, keçi gibi havyaların ilk sütü. "Emine Yenge zabaala bi tas süt verdi. Sıcacık içeyim dedim emme çok ağırıdı. İçemedim. Soonadan örendim ağızımış..." Alayı : Tamamı, hepsi, tümü. "Köyde ne gadar hırsız, uğursuz, meymanatsız varısa alayı toplanıp şelaleye içmeye gedikler." Alil : Hastalıklı, hasta. " Garşıdan Yörükler göründü, katarın başında bi alil eşşek, arkasında develer ve koyunlar. Hepsini çekip geder." Aşmak : Erkek hayvanların dişisiyle çiftleşmesi. "Gocaman öküz bizi iki saat oğraştırdı.Bi türlü sarı inee aşamadı." Aşlık : Fasulye, mercimek, bulgur, nohut gibi yemek ve çorba malzemesi. "Eee. Ali Miccik Emmi. Bazardan aşlığınızı da getirdiniz. Gayrı bu gış ırahat edersiniz inşallah." Azdı : Kötü işler yapar oldu, yolunu şaşırdı. "Adam torun torba sahbısı emme bugünlerde eyice bi azdı hani..." Ağrık : Yayla göçlerinde önden gönderilecek yük. "Havalar eyice ısınmadan çadırdakı fazlalıkları, ele ayağa töleşecek şeyleri gözelce bi ağrık edip pikaba yükledik." Alatirik - Alentirik: Elektrik akımı. "Aşşaa obanın alaktirikleri habire kesilip duru. Ne muhtar, ne hükümet aldırış ediyoru." Arpılmak: Bir yere veya bir şeyin üzerine abanmak. "Cünü çovallarını bi gözel duvarın dibine istiflediidik... Gocaman adam üstüne bi arpıldı, cavadanak devrildi." (Cünü: Gübre veya Un çuvalı ebatındaki çuvallar) Acans : Ajans, haber. "Elinde bi cızıltılı iradıyo... O da çekse bari, gulaana dayayık acans dinneceen deyi oğraşır." Alaf : Sıcaklık, alev, yakıcı. "Homa tarafından bi poyraz esmeye başladı; ot purç eyice pörsüdü sanki alaf geliyoruudu." Algın alımını almış: Bir yerlerden hastalık kapmış. "Ay ne deyeen hala; o gadar dedim dinletemedim. Urasalardan algın alımını almış. Hindi de oraşıp duruyoruyuz." Aşıt : 1)Dağdaki en kolay geçit. 2) Gözden uzakta bir yer. "Hadi arkadaşlar; bi an önce yola goyulalım. Eğer şansımız yaver gederise ve bi aşıt bulabilirisek aşama galmaz obaya varırız." Abdalkeyfi: Çalışmayıp dinlenmek, şekerleme yapmak, dengilip yatmak. "Okullar kapanalı belli, her gün abdalkeyfi yaparsın be oğlum. Bi kere de bobana yardım etsen olmamı?" Ayıtlamak: Ayıklamak, ayırmak, seçmek. "Topladığımız pambıkların içerisi bisürü hülüşgü dolmuş. Mahlıç yaptırmazdan önce çorçocuk oturup bi de onu ayıtladık." Abaza : Çok uzun zaman cinsel ilişkiden uzak olan. "Mamıt Çavış dağda ne zamandır çalışır. Eyice bi Abaza galmıştır heralıma." Ara hastalığı: Salgın hastalık, bulaşıcı. "Pelteklerin Veli Abi askerden gelir gelmez ölüverdi. Dikkatli olmak ilazım. Şöle bi baktım, heralıma ara hastalığına benzeyoruudu." Aralık : Hol, giriş, sofa, dış kapı ile oda kapısı arasındaki boşluk. "Bayramdan bi gün evvel çor, çocuk, torun. hepisi köye gelince odalarda yatacak yer galmazıdı. Bi gısmımız da aralığa dizelenir zabahı ederidik." Andavıllı: Ahmak, seme. "O titeledi, bu titeledi, gocaman çocuk eyice bi andavıllı oldu hani.. " Arılık : Din adamına dua karşılığı veya muska için verilen para. "Duman hoca çizgili bi kağıda muskasını yazdı, üçgen gibi katlayıp dışına muşamba sardı. Arılığımızı verip muskayı aldık." Angut : Ahmak, salak, seme. "Bacanak şöyle bi bak hele; şu gelen Osman'ın oğlu değilmi? Cebi üç guruş gördü deyi eyice angut oldu, selam vermeyi bile unuduk." Avuntu : Kendini kandırmak, olanla yetinmek. "Çeşmeden gelirike gomşu gızının elindeki güğüme baktı, "Şükür" dedi, ya elimdeki su gabağım da olmasaydı deyip kendini avuttu." Arap : Saçı kıvrık veya ten rengi kıvrık olanlara söylenir. "Tallada çalışırıka çocukları güneş eyice gararttı. Şööle garşıdan bakan da arap sanacak." Accık : Azıcık, azlık, birazcık ifade eder. "O ağaçların alt dallarını accık tahı kes de cıba güneş görsün." Avkalamak: Ovmak, ovalamak, çamarışı elle yıkamak, avuçla elle sıkıştırmak. Çocuğu acı vererek, ağlatarak sevmek anlamınagelir. "Derenin kenarında saydaşın üzerindeki kilimleri Emine Yenge avkalarıka enişte de küçük Burak'ı almış eline orasını burasını avkallarıka çocuk da ciyak ciyak çığrınıyorudu." Anıtlamak: Kaldırmak. "A guzum ha şu gardaşını elinden bi sefer dut da anıtlayver." Abidik gubidik: Gelişigüzel, şundan bundan. "Yaptığın işi dooru düzgün yap, ööle abidik gubidik olmaz. Emme maasus mu yapan bilmem." Apışık : Sersem, salak, seme. "Güneşin altında bunca yolu yayan yapıldak gelmiş, eyice apışmış, şuna soyuk bişeyler verin de kendine gelsin. Bakraç : Bakırdan yapılmış, yandan saplı su ve süt kabı. "Güssün yenge dün zabaala inekleri sağarıka boz inek huysuzlandı. Bi dekme vurdu, bakraç bi tarafa, süt bi tarafa." Boğasak: ineklerin çiftleşmek istedikleri durum. "Aman be. Sarı inek eyice boğasak olmuş, ne dur bilir ne de durur. Ne ip goydu ne de sikke, hepsini gırdı..." Badılcan: Patlıcan. "Acı badılcanı gıraa çalmaz deler." Bakdur : Bakakal, bakdur, bir şeye bak öyle kal. "Sen ööle bakdur, elin oolu malı götürüyoru." Bosdan : Salatalık. "Goçum get bi kaç dene bosdan gopar gel, anan bi çalkama cacık yapsın." Bereel : Buraya gel. "Emmi bereel bakaan, şunlara bi bakalım." Bile : Beraber, birlikte. "Gızım sen abiinle bile get, biz soona geleceez." Börböcü: Her türlü örümcek. "Tallanın her tarafını börböcü sarmış, sen hala orda burada vakıt öldürüyorsun." Bövelek : Sığırları yazın ısıran, huzursuz eden, koşuşturmasına sebep olan bir sinek türü. "Dün Dikmen'in orda gocaman inee bövelek dutmuş, çocuk mümkün deel zapdedemeyorudu." Buharı : Baca. "Şişeler köyündeki buharıların üzerine şişeler dizmişler. O da onnarın geleneklerimiş." Biseel : Bir çok. "Biseel haylaz ahırın damına habire daş atıyollarıdı." Büzüşmek: Herhangi bir hastalıktan dolayı kıvrılıp kalmak. "Aaşam Halil Emmilere getdik. Durumu pek de eyi değil, güz bülücü gibi büzüşmüş, sanki çocuk gibi güçcülmüş. Elganım yetim olmuş." Bi elemet: Bir hayli fazla, bir çok, çok fazla, çok büyük. "Dün Yeniköy altlarında avcıların vurduğu domuz bi elemetidi." Bestil : incir kurusundan yapılan bir tür reçel. "Balık avında tam da acıkmışıdık. Mustafa'nın anası azığına yukaekmeğin arasında iki hapaz bestil goymuş. Bi gözel yedik." Büküm : Katlanmış durumda. "Adam hıra gibi, Bi oturuşta iki büküm yuka ekmee heç o değilmiş gibi yeyip galkıyor." Bitmek : Aniden ortaya çıkmak. "Adamı bitim gadar sevmem emme, hep de burnumun dibinde biter." Bişirgeç : Sacda yufka ekmeği pişirmeye yarayan kılınca benzer tahta çıta. "Emine Teyze ocağın kenarına oturmuş, sacın üstündeki ekmeği döndürürken, bişirgeç tıngır tıngır ne de güzel ses çıkarıyordu. Bir de mis gibi ekmek kokusu etrafa yayılmıştı." Bayda : Çelme. "Oysa kendisini çok severdim, arkadaşımıdı. Ama yine de ona bi horata yapmak istedim. Hızlı hızlı yürüyorduk, ona bi bayda goydum, akyüzün yokarı kösüldü galdı." Bortlamak: Devenin doğurması. " Herkes çadırını toparlamış, denkleri hazırlamıştı. Bütün oba yaşlı devenin bortlamasını bekliyordu. Öyle ya, yaylaya göç başlaması gerekiyordu." Bövet : Durgun ve derin su çukuru, göl, gölet. "Hava sıcaktı, köyün bütün yeni yetmeleri dereye koşuşturdular. Hepsinin hedefi bövete kendini atıp bi güzel çimmekdi." Beyik : Büyük. "Beyik beyik evleri gondurmuşlar, ne toprak galmış ne de biyeşillik." Bobuç : Ayakkabı. "Herifin oğlunda bi bobuç var, sanki çocuk mezarı." Böcü : Böcek, haşere. "Oturduğumuz yerin her tarafını böcü börtü sarmış, cavış cavış ses çıkarıyorlarıdı." Bitaa : Bir daha. "Bana bak Fehmi, bitaa çocuklara çatarsan heç gözünün yaşına bakmam satanını ayırırım, bilmiş ol." Bicik : Meme. "Ana, ısıcaklarda biciklerimin altıda eyice gızarıp cicildi. Zeytinyağı sürdüm geçmedi. Başka ne yapabiliriz." Bazlama: iki yufka ekmeklik hamurdan yapılmış ve arası yağlanmış ekmek. "Şööle sıcacık bazlama, yayında yayık ayranı olacak; şu açlıkda emme iyi olurdu yaa." Boğazı Küllemek: Hafifçe doymak. "Herif boğazını külleyiver gedelim, tallaya varınca sana ilibada aşı hazırların, eyice garnını doyurursun." Badak : Ortak, yarıcı. "Bu ne Allah aşkına, tallada garpız bırakmadılar, habire çalallar... Sankımına bize badak oldular, gözü kör olasıcalar..." Badaşmak: Herhangi bir işte dönüşümlü olarak çalışmak, birgün birine, diğer gün öbürüne beraber çalışmak. "Gomşu, havaların pek gareri yok, fıstıklar da tallada galdı, badaşalım da hem sizinkini hem bizimkini gurtaralım." Beğirmek: Koyun, keçi melemesi. "Memedim bi bak bakaan, irimin orada oğlağın biri beğirip durur, canavar mı geldi, ip mi dolaşdı çabucak bi bakıver ooğlum bee." Behlemek: Beğenilen bir malı almak için ayırtmak. "Mesut abi şu basmadan dört metre behleyiver de Cemal abin namaz dönüşünde alıversin." Belinlemek: Ateşi yükselen çocuğun havale geçirmesi. "Dokdur Bey şuna bi bakıver, dün gece belinledi durdu. Ataşı da yüksek, yanıyoru." Bindallı : Kadife ve ipekli kumaşların üzerine sırma ile işlenmiş iri yaprak ve dal motifli mavi, kırmızı, mor, yeşil bez. Üç etek denilen giyisi. "Hatma yenge senin esgiden bi bindallın varıdı, inşallah duruyordur. Bizim gız okulda tiyatorada geyeceemiş. Onu ödünç almaya geldidim." Badas : Harmandan arta kalan kumla ayrılması zor karışık tahıl taneleri. Genellikle tavuk yemi olarak kullanılır. "Harmandan soona gomşuları çağırdım, badas toplayıp getirdiler." Bambıl : Süne böceği, uç uç böceği, ekinlere zarar veren kara benekli kırmızı - kahverengi böcek. "Ambara dökdüğümüz buğdayın her tarafı bambıllanmış. Hindi bi de ambarı boşaldıp buğdayları güneşe sereceez." Batman : Ağırlık ölçüsü birimidir. Yörelere göre iki okka ile sekiz okka arasında değişiklik gösterir. Eskiden bal ve pekmez ağırlığı ölçülürdü. Ülçü aleti genellikle ağaçtan yapılan kovaya benzeyen kap. "Dede bee... Şu kilerde batmanı bana ver de şark köşesine goyayım." Belemek: 1) Çocuğu kundak beziyle sarıp, kundaklı vaziyete getirip yatırmak. 2)Karıştırmak, bulaştırmak - una belemek, toza belemek... "Ağacın gölgesinde yengem çocuğu gözelce beledi emme o arada Caner abi de yokuş aşşaa yuvarlanırıka toza toprağa belendi." Belermek: Gözle korkutma işaretidir. Korkuya kapılıp, endişeyedüşme durumuna göz belermesi, karşındakini korkutmak için öfkeli bakışa da göz belertmek denir. "Süleyman Amca cıbasındaki erikleri çalmaya gelen çocuklara şööle bi belerdi, çocuklar sanki eridiler." Beşarat : Yeni ortaya çıkan garip ve çirkin, acayip şey. Korkulacak derecede çirkin. "Caşırın Hüsnünün iç güveysi deyi getirdiği adam tam bi beşarat." Birem birem: Tek tek, bir bir, topluca değil zorlukla tek tek. "Hararın altı delinmiş, bi kaldırdım nohutlar haradanak döküldü. Çor çocuk dökülen deneleri birem birem ne zorluklarla topladılar. Bi dıkı: Az miktarda olan, azıcık. "Ay yavrım böön de böle idare ediverin. Bi dıkı bulgur galmış. Biraz sulu da olsa çorba yaptım. Hindi idare ediverin yarına Allah kerim." Bıngıldak: Yeni doğmuş çocuğun kafasının alnı ile tepesi arasında kemikleşmemiş yumuşak kısım. "A guzum; bu çocukda bi gariplik var. Ne bileen bizim çocuklarımızın bıngıldakları tahı çabık geçeridi." Baya : Epey, hemen hemen. "Hava garardı, köye baya yaklaştık emme sağdan soldan gurt guş sesleri gelmeye başlayınca ürperdim." Biladan : Çınar ağacı. "Çeşmenin oradakı biladanlar gurumaya başlamışlar, ellelem bi hastalık geldi. Muhdar da aldırış etmeeyor." Biciklik : Oğlakların emmesini engellemek için keçilerin memesine bağlanan torba. "Zabaala gara geçiye bağladığım biciklik çalıya dakılıp yırtılmış, oğlak da gelip südü emivermiş. Böön çocuğa süt de yok." Büküş - Bükme: Yarım ay şeklinde, yufka ekmekten daha kalın,soğan - tere - ilibada - katırcırnağı ve çökelek kullanılarak sacda pişirilen içli börek, gözleme. "Çardaan yanına gurulan sacın altına pelit odunula bi ataş yakdık, anam bi taraftan büküş yapar, bacım yağlar, biz de habire dıkışdırıyorduk." Burça getmek: Hayvanların için dal kesmeye gitmek. "Oyalanıp durmayın da galkın evin erkekleri olarak burça gedin. Bobanız moturula getirir. Davarlar da biraz ırahat eder." |
|
|
|
| 4 Kullanıcı Bu Mesajından Dolayı refikinci Kullanıcısına Teşekkür Etti.. |
|
|
#2 (permalink) |
|
Moderator
![]() Üyelik tarihi: Apr 2009
Bulunduğu yer: antalya/manavgat
Mesajlar: 3,785
Thanks: 2,372
Thanked 3,537 Times in 920 Posts
![]() |
resimlerimle birlikte yazılarımla da formumuza renk katmaya çalışacağımı siz sanatçı dostlarıma daha önce duyurmuştum...işte bugün bir sunum ve sözllüğün A_B harfleri ile ilgili kısımı paylaşıyorum. gelecek günlerde tüm harfleri "çeşitlemeler" ile "göresek ve deyesek" bölümlerini sizlere sunacağım. değişik bir çalışmam.. sizlerle paylaşmak bana onur veriyor..bütün sanatçılara saygılar...
|
|
|
|
|
|
#3 (permalink) |
|
Moderator
![]() Üyelik tarihi: Apr 2009
Bulunduğu yer: antalya/manavgat
Mesajlar: 3,785
Thanks: 2,372
Thanked 3,537 Times in 920 Posts
![]() |
Cimcik : 1) Parmak uçlarıyla burarak sıkma, dikkat çekmek ve ihtar etmek için yapılan hareket. 2) Ayrıca baş ve işaret parmaklarının birlikte kavradıkları miktar.
"Misafirlerin yanında oğlana bişey deyemeyorudu, emme oğlan da şirazeden çıkmışıdı. Koluna bi cimcik atdı, şöyle bi çelerdi. Hiçbişey olmamış gibi bi cimcik duz alıp çorbaya attı." Cıllımak: Oyundan kaçmak, sözünden dönmek. Oyunu kavgaya dönüştürerek bitirmek manasında kullanılır. "Goca bahçada ne gözel çelik oynayoruduk, emme Arnavıdın Hüseen baktı ki yeniliyor, cıllıyıp gaçdı getdi." Cırmık : Tırnakla yaralama, tırnak izi. "Herkesin Gız Mamud dediği gadar var hani. Herif gibi gavga edecene Ali'nin yüzünü cırmaladı gaçdı..." Candırma - Cenderme: Jandarma. "Deminden beri efelenirdin emme candırmaların yokuş aşşaa köye sallandığını görünce nasıl da guyruğunu kısıp gaçarsın." Ceviz silkmek: Olgunlaşan cevizlerin ağacından toplanması. "Şu ihramları da götürüp cevizin dibine serin de bobanız silkiversin, siz de ihramların üstünden deşirip çuvallayın." Cirk: Çok pis. "Üstü başı cirk gibi gezer, eli ayağı da tutar, bir yıkansa olmaz mı?" Cavışdamak: Cavış cavış diye ses çıkarmak. "Sessiz ol dememe rağmen dalların arasında cavış cavış diye ses çıkarınca guşları da perikdirdi." (Perikdirmek: Ürkütmek) Cavadak: Suyu, çayı hızlıca, ani olarak dökmek. "Hava gürlemeye başladı. Kadın yuvakda işini bitirip getmek isteyorudu. Bu arada çocuklarını da çimdireceedi. Böyük oğlunu daşın üstüne oturtdu, kevkiyle aldığı sıcak suyu çocuğun tepesinden aşağa cavadanak dökdü." Cice : Abla. "Gelin olduğumda cicemin verdiği peşgiri heç gullanmadım, hep hatıra olacak saklaacam." Cıba : Evin önünde veya arkasındaki küçük bahçe. "Evin köşünden aşağıya silkilen öteberi cıbayı bakılmaz hale getirmişti." Combalak Gılmak: Takla atmak. "Anasının yeni gabarttığı dülübün üstünde dombalak gılan çocuğu dedesi keyifle izleyoruudu." Cırcır : Fermuar. "İç cebine bi cırcır dikdirtmişti. Her çarşıya inişinde paralarını hep cırcırlı cebine koyardı. Öğle ya etraf çarçakal doluydu." Cicilmek: Yaranın sulanması, derinleşip kötü durma gelmesi. "Yarayınan oynarıka bi de herhalde su da deydirik; orası eyice cicilik. Eyice bi ciyer oluk. İnşallah maççaya çevirmez." Caz Garısı: Geçimsiz kadın, şirret, oraya buraya hem elle hem de dille sataşan kadın. "Dağ köyünden gelen yeni gelin eyice bi caz garısı çıktı hani. Ne böyük biliyor ne de güçcük." Cobul olmak: Çokça faydalanmak. "Halil emmi bi naylon garpız sarıp hale götürdü. Doğru dürüst bi fiyat vermemişler. O da getirip köy meydanına döküverdi. O gadar garpıza köyün çocukları cobul oldu." Cızzık : Koyun ve keçinin iç yağının eritilmesinden sonra kalan kısmı, posası. Cızındırık da denilmektedir. "Herif, her tarafın hasdalık oldu, hala kendini genç zannedip cızık yiyecen deyi uğraşırsın." Cofcof : Eli açık, bonkör, malı sakınmadan dağıtabilen. "Cofcof oğlu gibi habire dağıdıp durma, tahı çocuklarımız var." Çark : Yün ve pamuk eğrilen tahtadan alet. "Halime yengeden gullanmadığı çarkı istedim, bana verecek, şark köşesine goyacaam." Çeki : Yörük kadınlarının alınlara sıkıca bağladıkları katlanmış tülbent. "Ana; başın ağrıyor deyi habire çeki çekiyorsun emme bobam gızmaya başladı." Çelki : Davarların barındığı, yem yedirildiği yer. "Ulen herif gayfaya gidecene şu davarların çelkisinin üzerine biraz dal kesip de kapadıver, zavallılar güneşde gavrılıyor." Çerçici : At veya katır üzerinde incik boncuk satan kişi. "Goca gavaan dibine çerçici gelmiş, o getmeden kalk da bi garışlık bi cırcır alıver. Gara pantula dikivereceen." Çinkem : Çok az, birazcık. "Ballandıra ballandıra yeyiyorusun emme gardaşının biyeri şişecek hindi. Bari bi çinkemini de ona versen olmaz mı?" Çomça : Kazanda yemek pişirilirken kullanılan, ağaçtan yapılmış büyük kepçe. "Ay gelin gazanın altını ölçerdin emme çomçayı gazandan çıkarmadın. Onu çıkar; deyilise şindi sapı yanacak." Çöpürge: Kuru üzüm sapı, meyvelerin yenmeyen en küçük parçaları. "Ne biçim adamsın bilmem, önüne ne gonursa Ertuğrul Patozu gibi götürüyorsun. Neredeese çöpürgeleri yeyeceksin hani." Çemkirmek: 1- Köpeğin durup dururken ürümesi. 2- Büyüklere laf çevirme, karşılık verme. 3- iyiliğe karşı kötü sözlerle cevap vermek. "Çalının kenarında çemkiren köpek esasında ipini koparsa, bikaç yer parçalayacaadı. A yavrım o senin atan, çemkirip durmasan olmaz mı?... Tüm eyilikler gözünün perdesinden silinmişcesine anasına çemkiriyordu pis melun." Çipik : Şerit halinde yırtılmış bez parçası, adak için sınakalı ağaçlara bağlanır. Ayrıca kız çocuklarının oyuncağıdır. "Hafızhoca mezarının yanındaki andız ağacına çocuğu olmayanlar allım yeşil çipikler bağlamışlar. Ağaca baktım sanki lelelik gibi olmuş." Çetmen: Bilye büyüklüğündeki taşlarla oynanan oyun. "Evin dulunda dört çocuk çetmen oynarıka, kendilerinden geçmişler, sanki başka dünyadaydılar." Çebiç : 1 yaşına girmemiş keçi. "Hava sıcak ve bunaltıcı, ama yine de çebiçleri belendenağarı aşırıp vadiye ulaşmam gerekiyordu. Zaten çebiçlerinbi kısmı belene doğru ağdı getdi." Çingil : Üzüm salkımı. "Bi çingili bile gardaşına çok gördü." Çıkla : Sade, yalnız. "Yuka ekmeği çıkla tomaç yapan Mamıt yanımdan koşarak ayrıldı." Çili - Çılgı: Kısa, ince, küçük odun parçası. "A gelinim elindeki çili çirpiyle o gazan gaynamaz. Anan, boban da mı öğretmedi." Çiyin : Omuz. "Çiyin dallarım yarılacak doktor bey diyen neneyi kimsecikler anlamadı." Çencere : Tencere. "Gara çencerenin yamık kapaa eyice eğilmişti, ne yapsam da tam kapanmayorudu." Çember: Eşarp, yağlık, başörtüsü. "Kadın cirk gibi çemberinin kenarına bi de sakız yapıştırmışıdı." Çelermek: Kel kel bakmak, öfkeli, kızgın bakmak "Anası çocuğuna bi çelerdi sorma gitsin. Bütün yaramazlıklar bitti." Çiltermek: Sırıtmak. "Suçlu olduğunu unutup garip garip çilterdi. Oysa ki etrafta herkes onun ne kadar suçlu olduğunu bal gibi biliyordu." Çıngış : Küçük deniz kabukları. "Çocuğun beşiğine çıngıştan bi süs yapmışlar ki sorma, aynı adak ağacına benzemiş." Çamış : Yabani, bilgisiz, kaba, acemi. "Nerden buldunuz bu gelini bilmem, eyice bi çamış. Bakalım ne zaman yüz yıkamaya başlar." Çipilden: Sulak arazi, bataklık gibi yer, derin olmayan su. "Şırlavıkdaki çipildende çimen çocuklar poyrazın etkisiyle de iyice küllenmiş bi görüntü almışlardı." Çıkın : Herhangi bir eşyanın bez ile bağlanmış hali. Ayrıca malvarlığı olup da ortaya çıkarmayan kişilere de "Kirli Çıkın" denir. "Ali Amca Mavzar deliğinden kirli bi çıkın çıkardı. Açınca ne görelim; dedemin el yazması Musaf'ı da oradaydı." Çileme : Un ile yapılan bir çorba çeşidi. "Tahta köşün ortasına serilen sofraya hepimiz doluştuk. Yengemin getirdiği çilemeye kaşıklarla saldırdık." Çalacak : Yoğurt mayası, az miktarda yoğurt. "Gızım Güssün deyzene get de biseel çalacak versin de al gel." Çabıt : Bez. "Ne zamandır hep aynı fistanı geyerdim. Yuğumakdan, güneşden çabıtcağız eyice incelmiş, gücü galmamış, cırt dedi yırtıldı." Çekiş : Söz ile yapılan kavga, ağız dalaşı. "Goca goca garılar işi gücü bırakıp bi çekişdir dutdurmuşlar. Çocuklar da tiyatora seyreder gibi onları seyrediyorlardı. Vay irezil garılar vay..." Çemremek: Kıvırmak, toparlamak. "Donunu dimiledi, yeleğinin kollarını da bi güzel çemredi, elindeki bıçağa bakarak duasını da yaptı; önünde de koyun, kesilmeyi bekliyordu." Çitil : Kovanın bakırdan yapılmışı ve daha küçüğü. "Bi çitil ayranı pınarın gözünde suyun içine yerleştirmişler, ikram ettiler. Hem soğuktu hem de lezizdi." Çimmek: Yıkanmak. "Öğleye kadar kırlarda gütdüğümüz inekleri öğleğin gövelek korkusuna ine doğru sürdük. Kendimiz de üç dört arkadaş Naras Çayında çimmeye başladık." Çizi : Sıra. "Patikanın sağ tarafı uçurumdu. Çok korkmamıza rağmen inekler bi çizi tutturup gittiler." Çukur-Çükür : Kazma. iki tarafı da sivri baltaya benzer, sert yerleri kazmak ve eşelemek için kullanılan alet. "Ahmet emmi mezarın saptırma kısmını yan yan kazarken, çukuru ustaca kullanıyordu, bir taraftan da ağlıyordu." Çelik : Çelik çomak oyunundaki büyük değnek (80 - 100 cm olur) Küçük olana FEL denir. "Pinar ormanından kestiğim ve ateşte üttüğüm çelikle fele öyle bi vurdum ki fıydırdı gitti. Arkadaşlarım da arkasından bakakaldılar." Çöğre : Kuruyemiş türü. Dağda kendi haline yetişen ağacına antepfıstığı aşılanabilir. Çitlembik,. Bıttım "Daha göğermemiş çöğreleri el çabukluğuyla topladı. Eve götürüp bi bezin üstüne serip hem kurutacak hem de az daha göğermesini bekleyecekti." Çalkama: Ayran, cacık. "Bi tas yoğurt bu kadar çocuğa ne yetecek. Ben de hemen bi çalkama yaptım. Bulgur pilavıyla verdiler gaşşığı." Çıtımık Gibi: Meyvesi çok olan ağaç veya sebzeler için kullanılır. "Çıbıklıdaki tallada ora ora sokuşturuverdiğim tomatisler maşallah çıtımık gibi. Heralıma salçayı da hallederiz." Çemen : Sonradan yenilmek üzere ince kesilmiş ve güneşte kurutulmuş et. "Herif; şu butdan biraz fazlaca çemenli et gıyıver de gurudup gışa hazırlayaan." Çençen Etmek: Toplum içinde hiç susmadan çok konuşmak, amaçsız konuşmak. "Deminden belli çençen edip durdun, emme şu beyiklerinin de bi deyecekleri varmıdır deyip susmadın be adam!" Çenilemek: Köpeğin havlayıp yaygara koparması, bağırarak kaçması. Çövdürmek: Küçük abdest yapmak, işemek, çiş yapmak. "Eyice sıkışmışıdı. Tallanın kenarındaki irimden goşdurarak çalılıklara ancak yetişdi. Yönünü ters tarafa dönüp eyice bi çövdürdü. Bikaç damla da donuna gaçırdı." Çatallaşmak: Hayvanların çiftleşmesi, ikili görmek. "Çerçeveci Mustafa'nın bi gözel uçar köpeği varıdı. Kimsenin hatdı yok habarı yok bi yoz köpeele çatallaşmış, soyu bozuldu." Çingen : 1)Çingene. 2)Sümsüklenen, devamlı birilerinden bişeyler isteyen. "Ha çalışsan, birileriyle bi işler dutsan da Çingen gibi sersefil dolaşmasan olmaz mı?" Çınkı : Mini ateş parçası, kıvılcım, köz parçası. "Yavrım dikkat et, elindekinden bi çınkı sıçırarsa, hava da poyraz, her taraf yanar Allah korusun." Çapık Gel: Acele et, bekleme gel. "Memet çapık gel, elim biçildi. Şu sarı ineğin ipini zapdedemez oldum." Çaltı : Çok dikenli bir maki bitkisi. "Beklemeyin; bobanız zevenleri çaktı, siz de çaltıları getirip cıbanın kenarını bi gözel eyleyiverin. Tavık turaç ekliklerimizi mahvediyor." Dammak: Bir şeyin olacağını önceden bilmek, önsezili olarak aklından geçirmek. "Ah muhtar ah. Bunun öyle olacağı aklıma dammışıdı emme size söylesem inanmazıdınız. Şimdi bu pisliği nasıl temizleriz bakalım." Dangırdamak: Çevresindekileri rahatsız edecek şekilde, yüksek sesle, kaba şekilde ve bağırarak konuşmak. "İrfan; şu Erkan'ı alın gedin de bi sussun, dangırdayıp duruyor. Şindi biri tokat çıkarıverecek... " Dalını çiğnemek: Sırtına basmak. Bel, Sırt, Omuz. "Dün aaşam ayazda galmış. Kelce gızını çağırdı, şöyle bi gözel dalını çiğnetti." Dımdızlak Galmak: Her şeyini yitirmek. "Adam bi muhtarlık seçimine girdi, ne oldum delisi gibi ne varısa dökdü. Hindi de dımdızlak galdı." Duroo : Dur bekle anlamında bir ünlem. "Zeynep; duroo bakaan. Tallanın ucundan bi fıyık sesi geliyor. Belki ağam gelir de şu çovalları eşeğe yükleyiverir." Dengilmek: Oturarak hafif yan yatmak. "Şu televizyon eve gurulduğundan belli benim herif divanın köşesine ööle bi dengiliyoruu ku gadı gelse zor galdırır." Dul : Evin yan veya arka dış duvarı. "Daşı yeyen köpek guyruğunu kısıp; evin dulundan arkaya doğru goşdurdu..." Deyesek: Ağıt, atasözü, özlü söz. "Sırrı Dayının oğlu kitap mı ne yazacaamış. Eline bi teyip almış Züliha deyzeye deyecekleri, göresekleri saydırıp duruyoruudu." Denk : Hayvan yükü. "Eşeğin üstüne bisürü odun yüklemiş emme soldaki denk düşmek üzere. Bari secimile eyice bi bağlasa." Diktir tepesi getmek: Sırt üstü düşmek. "Camgözün oğlu pek de yaramazıdı. Dün şu yokuşu çıkarıka götü başı bi oynayorudu, bi zıyptı diktir tepesi getdi." Deşirikli: Düzenli, itinalı. "Güssün hala oğluna Alayadan bi gelin getirmiş maşallah pek deşirikli pek saygılı." Dombalak: Takla atmak. "Isırganın adada oynayan çocuklardan Halil'in ıfak oğlan dombalakdan soona kalkarıka eli zıyptı, dirseğinden pers oldu." Dıngıl : Küçük üzüm parçası, çingilin bir parçası. "Yavrım; elindeki çingilin bi dıngılını da arkadaşına veriver. Baksaana eline bakıp durur. Dürümeyesice: işe yaramaz, onmaz anlamında beddua ifadesi. Üremesin, nesli yürümesin. "Dürümeyesice eyice dedesine benziyor. O da millete illallah etdirmişidi." Duragör : Bekle, dur hele. "Hasan duragör bakaan bi, gederike şu çıkını da bizim tallaya sapıdıver. Emmin azık bekleeyor." Dalamak: Köpek ısırması. "Yörük köpekleri Erdoğan'ın av köpeğini bi dalamışlar görecen bi... Her tarafı gan ileş olmuş, pers olmayan yeri galmamış." Dingildemek: Sallanmak. "Ende çocuğu bi dokdura götürün. Baksanıza dingildeyip durur." Deklemek: Ayarlamak, aynı hizaya getirmek, hazırlamak. "Bi sürü adam çırpınıp durduk emme gızın çeyiz parasını bi türlü dekleyemedik." Döğeç : Kavgada atılan bir avuç büyüklüğünde taş. "Bakdı zopanın garşısında bişey yapamaacak, eline bikaç döğeç alıp efelendi, cesaretlendi." Düşü : Düğün alayı. "Aman beee! Tahı düşü garşıdan yeni göründü, bi halt gibi dabanca atmaya başladılar. Bi de şu eğlenmeyi, sevinmeyi öğrenebilsek." Delbek - Dümbelek: Tef benzeri bir çalgı. "Gız evindeki düğün için getirilen gancık apdallardan birinin elindeki delbek çiviye denkgeldi yırtıldı. Bakalım neyile çalacak." Depez : Tepe, Baş. "Oğlum şu gürleyenden depez üstü atlayıp durma, adam gibi çim çimeceesen." Dalap : Eşek ve atların (dişilerinin) çiftleşmek istedikleri zaman, durum. "Hayvan zaten dalap olmuş, zapdolacak gibi mi? İpini gırıp aldı başını getdi." Dıkım : Lokma. Yufka ekmek koparılır, bir defada ağza katılacak kadardır ve kaşık yerine kullanılır. "Iramazan dıkımlarını bi gepce gibi böyük yapıyordu. Sofradakınnarın hakkı hukuku vız geliyordu." Dürmek: Bükerek kaldırmak "Dülüplerini hazırladığı yasdık gılıflarını gözelce dürüp kenara koydu. Dülüpleri de bi kenara koyduktan sonra yerdeki hasırı da dürüp duvara dayadı." Deller : Derler. " Unutma oğlum eğer dediğini yaparsan sana deli deller." Divan : Dört ayaklı altı boş, oturmaya ve yatmaya yarayan ağaçtan yapılma mobilya. " Balkonun kenarına koyduğu divanın altını da çarçabıdıla doldurdu." Dıkı, dıkıcık: Az, azıcık, biraz. " Ay akilim endee çocaa da dıkıcık yardım etsen de bi an önce işinizi bitirip getseniz olma mı?" Dimilemek: Gömleğin etek kısmını pantolon veya eteğin içine koymak. " Ayın oyun yapacan derken donunun düşdüünün farkına bile varmadı. Anası gidip donunu dimilemese eyice irezil olacaadı." Değirmi : Dört tarafı eşit, kare şeklinde olan. " Oğlunun düğünü için okuntu hazırlaması gerekiyordu.Yakınnarına pazenden değirmi kestiği parçalarıgönderecekti." Dımmıcık: Çok daha az. " A cice; ha oğlana harçlığı dımmıcık kesensizde bu gadarşımarmasa olmaz mı?" Dahacık : işte, az ilerde. "Samıt samıt bakıp durma. Aradığın holus dahacık duvarda asılı ya." Demin : Az önce. " Taa demin evin dulundan dolanıp irime doğru getdi." Desde : Orakla biçilen ve bir kucak kadar olan ekin bağı. " Eline iş yakışır keratanın. Eğildi mi orağın işleyişini göremezsin, arkasında makine gibi desdeleri serer gider." Devre : Ters. " Pulluk, boyunduruk, hamit... Hepsi devre takılmışıdı. Bi türlü hayvana goşamayollarıdı." Ditmek : Kanatlı hayvanların gagalaması. "Cıbada cırt kelekleri tavıklar didip mahvetmişler. Bi işe yaramaz gari." Düğül : Çam reçinesinden yapılma sakız, akma sakız."Yörükler hem çıtırık sakızı, hem de düğül getirmişler. Köylüler kak veya zeytin verip takas yapıyorlardı. Hem Yörükler hem de köylüler memnunudu." Darı : Mısır. "Darıyı ektik ekmesine de şu domuzlar olmasa. Tarlaya bi giriyor her tarafı mahvediyorlar." Dillemek: Kilitlemek. "Kapsalağı dillediği yetmezmiş gibi bir de portayı dilleyip kendine garantiye aldı." (Kapsalak: Cıba ve tarlaların girişi için kalaslardan yapılan kapı) Dolak : Kıldan örülen ayak sargısı. "Yağız atın ön sağ ayağı eyice müzmuhal olmuştu. Normal sargı yetmez olmuştu. Ahmet emmi kendi ayağındaki dolağı çıkarıp atın ayağına sardı." (Müzmuhal: Parçalanmış, yara bere içinde.) Dıkaç : Tapa. "Avuluğundan bi güğüm su doldurup ağzını da sakızlak dalından bi dıkaç yaptım. Su mis gibi koktu." (Avuluğu: Sarılarda eski bir çeşme) Dılgaç : ince uzun dilinmiş et, cızbız eti. "Eline iş yakışan da başka oluyor. Kestiği çebiçten hem haşlamalık hem kavurmalık hazırladı. Fazlaca da dılgaç hazırlayıp bi kenara koydu." Dişlen : Alabalık. "Homadaa baraç yapılmazdan evele şu gördüğün ırmakta bi dişlenler olurdu sorma. Sindi dişleni boşver apdal balığı bile galmadı." Dene : Tane. "Emmoolu heç gıvranıp durma, azık bohcasına bakdım iki dene yuka ekmek var. Birini sana versem bullarda ben aç galacaan." Dülüp : işlenmiş pamuk mahlıç. "Kapılılardan başak yapıp topladığımız pambıkları çırçırda güzelce bi dülüp yapıp gızın çeyizine yastıkları bastık." Dıkız : Çocuk oyununda sayılarda dokuzdan sonra söylenen sayı. "Dokuz dıkız, sümbül öküz, Mehmet sen çık..." Damağım takırdadı: Susadım. "Nerde galdı şu oğlan, getireceği bir güğüm su, damağımız takırdadı, az tahı durusa bayılacağız." Daraşmak: Zor duruma düşmek, sıkışmak. "Çocuğu çok fazla daraşdırmayın, şindi patlayacak garibim." Deşinmek- Eşinmek: Olduğu yerde kendi kendine ayaklarını ileri geri sürtmek, vurmak. "Şu eşeği bi tallaya götürüverin, dünden belli deşinip durur, dırnaanı yağır edecek." Deşirmek: Ağaçtan meyve toplamak. "Orada bekleyip durma da gelget şu yemişleri deşirelim, bi an evvel gedelim." Döllük : Davarların barındığı, yavruladığı yer. "Bozaamatlı Yörükleri gırlardan yaylaya göçmüşler. Döllüğü de yıkmışlardır. Oradan bi naylon gövreli toprak getirin de bosdana dökelim, davar gövresi çok güzel olur." Düzen : Bez, kilim, çul, halı, seccade dokunan ağaçtan yapılan alet. "Halil ustaya bi habar salalım da şu bizim düzenin eksiklerini bi yapıversin de gışın biraz düzen dokuyayım." Eletgel : ilet, ulaştır, götürüp geriye dön. "Gızım şu tahrayı emmingile eletgel." Enlemek: Kuzu ve oğlakların kulaklarına belirtici işaret yapmak, yirme. "O gadar sürünün içerisinde Osman Emminin oğlakları belli oluyor, onarın gulakları farklı enlenmiş, yirik yirik duruyor." Endee : Yanındaki, elindeki, oradaki. "Ende haranıyı al da bi kenara goyuver bari, ayak altında durmasın." Emme : Ama. "Bu çocuğa bu gadar fazla yüz vermişsin emme yarın başınıza sıçarsa görürsünüz." Eyce : Gereği kadar, yeteri kadar. "Çocuklarımıza milli ve ahlaki değerleri eyce vermediğimizden bi sürü soytarı geyimliyle oğraşır dururuz." Elganım : Beceriksiz. "Rafet elganımıdı, Hanım yengeyle evlendikten soona eyice bi elganım yetimi oldu." Evişmek: Kimseye haber vermeden bi yere yavaşca oturmak. "Hadi sessizce sen de bi yere evişiver, bak hoca efendi gonuşuyor. Gonuşmayı kesme." Ellaham : Herhalde. "İsmail; oğlanın düğününde ellaham içgi miçgi vermezsin. Ne o ööle milleti zerhoş edip gudurduyollar." Evdirmek: Aceleye getirmek. "Ülen herif çocukları evdirip durma. Onnar işlerini bilirler, hadi sen otur." Enemek : Hayvanın cinsel organını kesmek, kısırlaştırmak. "Hasan emmi goca davarı yatırmış böğürte böğürte hayvanı bi gözel enedi. Soona da ganayan yere biraz püse sürüverdi." Erkeç : iki yaşını geçmiş erkek keçi. "Ahmet amca oğlu askerden geldiği için iki erkeç kesip dost ahbaba ziyafet çekdi." Eleönearşı: Ele aleme, devlete, millete rezil olmak. Ele güne karşı. "Evladım şu geyimine kuşamına biraz dikkat ediver, eleönearşı beni irezil etme." Elleem - Ellelem: Herhalde , sanırım. "Tallanın kenarında ellelem görmeden sillingiç yuvasına dokundum. Her taraf sillingiç oldu." (Sillingiç: Sarı, uzun yaban arısı.) Elemyalak: Kertenkele. "Meymanatsız adama bi kere tahı baktım; elemyalak gibi galmış." Evin dulu: Evin saçak altı, yan ve arkadadır. "Yağmur sicim gibi dökülüyordu. Eyiki Burak Abilerin evinin duluna yetiştim. Değilse çok ıslanacaadım." Eşgere : Açıkta, aleni, herkesin gözü önünde. "Milletde ar namus galmamış, sanki normalmiş gibi eşgere çıplak dolaşıyorlar." Efdiklemek: Vakit geçirmek, boşa zaman harcamak. "A gözü kör olasıca; efdikleyene gadar önündeki işi bi an önce bitirsene." Endere : Buraya, yakın bir yere. "O goca hararı daşıma da endreye goyuver." Eyiden : Tahminden daha fazla olan. "İvrasasını da yapdılar emme ağrıları eyiden artdı. Öyle ya bu kel hastalık..." (ivrasa: Tedavi) Emen : Zaman. "Tarla taka işleri başlayalı bi emen bulup da çocuğun okuluna gedemedim." Ebiçmek: Herhangi bir şeyi ip ile bele bağlamak. "Hatma Yenge çocuğu ebiçmiş, bi gözel sicim ile bağlamış. İki eline de birer bohca alıp köye doğru hızlı hızlı yola goyuldu." Elti : Evli iki erkek kardeşin eşleri. "İki elti çayın kenarında kilimleri suya ıslatmışlar, ellerinde birer tokucak, karşılıklı vuruyorlardı." Ellik Cavuru: Sevilmeyen kişi için kullanılan sıfat. "Kapının önünden geçer de bi selam bile vermez. Ellik Cavuru." Emmi : Amca, babanın erkek kardeşi, tanıdık büyükler için de kullanılır. "Osman Emmi elindeki yabayı ustaca kullanıyordu. Harmandaki saplar bir bir havalanıyordu." Ebe : Nine, babanın ya da annenin annesi. "Yaz geldi. Okullar da bitdi. Çocukları Durdu ebelerine gönderdim. Benim de başım bi esen alsın." Eelemek: Set çekme, engel koyma. (Ekseriyetle tarla kenarlarına çalı koyma) "Halil Emmi kapaklıyı öyle bir eelemişiki inanın gurşun atsan zor geçecek." Endeki : ifade edilen şey veya nesne. "Endekinneri getir de şu hararların ağzını dikelim artık." Ebemkuşağı: Gökkuşağı. "Yağmur dindi. Biz de çocuklarla yola koyulduk. Dolbazlar tarafında bi ebemkuşağı vardı, öyle güzeldi ki deme gitsin." Ellik : Hısım, akraba. "Herkes ellikleriyle düğün dernek yapar. Emme bunarın ne eli var ne günü. Garibannar bu dünyada yapayalnızlar." Emişik : Süt kardeşler. "Ay yavrım ben Döndü yengenle emişiğim. Onnara böle kötülük düşünme. Ayıp oluyor." Eğrek : Kaburga kemiği. "Gızım Hasan emmin çebiç kesmiş, get eğreklerinden bi parça versin de getiriver, şurada bi kebap yapalım." Emme : Doğrudur, ama. "Yapdığını bişey sanıyorsun emme, baban ne deyecek bakalım." Eselmek: Boyu uzamak büyümek. "Sen böle sinirli sinirli dönüp durursan eselmezsin, bi garış galırsın." Evmez : Ağır ağır hareket eden, acele etmeyen. "Bilmezmisiniz bobanızın huyudur pek de evmez, baksanıza hunun durumuna." Felenk Demiri: Sera ve direk çukuru açmakta kullanılan keskin ve demirden yapılma alet. "Tarlanın her tarafı çor toprak, elimdeki felenk demiri ne yapsın. Habire vuruyorum bi çukuru bile zor açtım." Firik-Ferik: Yeni ötmeye başlayan küçük horoz. "Zaten üç beş firik varıdı, onnarıda tilki almış getmiş." Fisdan : Kadın elbisesi. "Cansız Halanın düğüne getdiği belli... Üsdündeki fistanı tam bi lelelik gibi." Falak : Ağaç kapılarda anahtar yerine geçen ağaç parçası. "Halil usdaya bi telefon ediverin. Dün kapının falakı gırıldı, tamir ediversin." Francalı : Fırın ekmeği, somun. "Aaşam eve gelirike sıcak francalı alıverin de iftarımızı tahı güzel açalım." Firil firil : Rüzgarın serin serin esmesi. "Aman be bazarın her yanını beton yığını yapmışlar, sankı gavrılıyor. Gürleyen de gavağın dibi de şindi firil firil esiyordur." Fıta : Baş örtüsü. "Güssün yenge şu sıcakda kalın fıtayı nasıl daşır bilmem, gocası da bi yazma alıvermeeyor herhalde." Fisildemek: Birinin kulağına kimsenin duyamacağı kadar alçak bir sesle bir şeyler söylemek. "Şu galabalıkda ne var da fisildeşip durursunuz, millet de haflanacak hani. Edeplice gonuşun." (Haflanma: Şüphelenmek) Fellik fellik aramak: Köşe bucak her yere bakmak. "Elindee anahdarı düşürmüş fellik fellik arayorudu..." Fiyyık : Islık. "Bi fiyyık çaldımmıydı taa karşıki dağda yankılanır gelir." Feldirdemek: Korku ve şaşkınlık nedeniyle eli ayağı titremek. "Cibilliyetsiz Süloya tam mezarlıktan geçerike bi şaka yapdık; ne bet galdı ne beniz, feldirdedi galdı." Fıydırmak: Fırlatmak. "Elindeki sapanın içine gocaman bi daş yerleşdirdi. Salladı salladı bi fıydırdı. Daş gurşun gibi gedip atın böğrüne kütdedenek bi çarpdı. Zavallı hayvan kösüldü galdı." Fasille : Fasulye. "Ekdiğimiz fasilleleri tahı yeni fereklediidik. Emme tallaya bi domuz girmiş hepsini devirmiş." (Ferek: Fasulye ve domateslerin büyürken yer ile temasını kesmek için yanına diklen destek ağaç veya kargı) Ficirikli : Şüpheli, aceleci, dolaşık, fitneci, fesatcı... "Salihe bi bakıverin hele, her hareketi, duruşu, oturuşu bile ficirikli." Fingirdemek: Pek çirkince gülmek, oynaşmak. Davranışları beğenilmeyen kızlar için söylenen söz. "Dilberim gızı otelde çalıştırmaya başladılar o da hazırımış hani eyice bi fingirdek oldu." Fink atmak: Sorumsuz ve faydasız, hiç birşeye aldırış etmeden gezip eğlenmek. "Adem eyice bi serseri oldu heçbir iş dutmaayor, fink atıp duruyoru. Anası bobası çok üzülüyor." |
|
|
|
|
|
#5 (permalink) |
|
Moderator
![]() Üyelik tarihi: Apr 2009
Bulunduğu yer: antalya/manavgat
Mesajlar: 3,785
Thanks: 2,372
Thanked 3,537 Times in 920 Posts
![]() |
yok be hocam.. sözle, gözle,yazıyla,resimle...Anadolunun sıcak kanlılığı ve yörüklüğümüz birleşince tüm insanlarla konuşurum..paylaşımlara devam...
|
|
|
|
|
|
#6 (permalink) |
|
Moderator
![]() Üyelik tarihi: Apr 2009
Bulunduğu yer: antalya/manavgat
Mesajlar: 3,785
Thanks: 2,372
Thanked 3,537 Times in 920 Posts
![]() |
Gamıtmak: Kendini kasıp, kuruntulu olarak görünmek, süzülmek.
"Üsdüne üç guruşluk bişeyler geyince kendini yeni gelin zannetdi, bi köşeye oturup gamıtdı." Gavut : Her türlü gavurka, lebleninin dibekde dövülerek un haline gelmiş şeklidir. "Gızım, şu leblebiyi dişim ezemedi, kak bi gavut hazırla da hem bana hem de senin çocuğa yarar." Gayıl olmak: Kabul etmek boyun eğmek, rıza göstermek, itiraz etmemek. "Ortakçının verdiği altı çoval darı ile şinik kile susama gayıl oldu." Göresek: Kültür, görgü. "Eferim Sırrı Ustanın oğluna; dağ daş demeden goşdurup yöremizin göreseklerini deşirip kitap yapacaamış." Gün aşarıka: Güneş batarken. "Tallaların arasındaki irimden goşup susaya erişdim. Biseel bekledim bi vasıta gelmedi. Ben de yayan yapıldak yola goyuldum. Gün aşarıka şehre varıverdim." Gavlak : Kabuğu çabuk soyulan. "Aziz Abi'nin bahçesinin kenarındaki pikan cevizi pek gavlak. İnsan iki parmağıyla gırabiliyor." Göcen : Tavşan yavrusu."Ekin tallasının kenarında üç dene göcen yakaladım. Köfünün içine kattım, aaşam eve götürüp evin yanına biyer yapıp orada böyüdeceen." Gaari : Artık, bundan sonra. "Emekli de olduk, gaari avradı da alıp Hac'ca getme zamanı geldi." Gatıran : Katran. "Sallangacın içinde çocuk habire aalaayoruudu. Anam bi barmak gatıran alıp çocuğun göbeğine sürdü. Az soona çocuk ırahatladı." Gözleri pertlemek: Bişeyden korkarak, panikleyerek gözleri faltaşı gibi açılmak. "Gulağı kesik çoban köpeği hem havlayarak hem de goşarak geliyoruudu. Döndüm bakdım Çaltıcının gözleri pertlemişidi." Gaba Guşluk: Sabahla öğlen arası. "Ülen garı bu çocuklara hep sen yüz veriyon. Ne bu böle gaba guşluk uyanıyollar. Bunnar adam olmaz..." Garagış : Aralık ayı. "Garagış garada, zemheri arada. İlle de gücük, ille de gücük" - Atasözü Gaygana: Yağda pişirilmiş yumurta. "Gızım yemeele bilmem neyile oğraşma, hemen bi gaygana yap da yeyip cıbadakı işimizi bitirelim." Gınnap : Keten ve kenevirden yapılmış kalın ip. "Hararların içini çar çabıdıla doldurup ağzını da gınnapıla eyice bi dikdim. Gayrı göç başlayabiliridi." Gıpramak: Kımıldamak. "Ay deyus desem; adam sabahdan beri gayfanın duvarının dibine oturdu, şu saat oldu bi sefer gıpramadı bile. Heç mi işin yok be." Gızınmak: Isınmak. "Liseden eve gelirike çisem çisem yağan yağmura aldırmadan yörümüş. Emme hem üşümüş hem de ıslanmış. Sobanın başına gızınmak uçu oturdu. Lakin işi zorudu." Gımışdamak: Kımıldamak. "Bi adım tahı atarısan süksününe tahrayı yapışdırcaan. Sakın hata yapıp gımışdama." Gövermek: Yeşermek. "Tallaya buğdayları ekeli daha bi hafta olmadan yağmuru yeyince gövermeye başladı." Göynümek: Sararmak, hafifçe yanmak."Anam bükme yaparıka sacın kenarına çok yaklaşmışıın. Yesyeni pantolonun bi tarafı bayaa bi göynümüş." Gebeş - Göde: Şişman, karnı büyük. "Tekerlek Sami partiye girip de milletin ganını emerike şekil değiştirdi, bi gebeş oldu. Sankı gunnacı gibi." (Gunnacı: Hamile) Gelemge: Sürülmemiş tarla, tarlaların yanındaki küçük makilik. "İneklerin ipini gelemgeye göre ayarlayıp sikgesini daşıla çakdım." Gen : Ekilmemiş arazi. "Millet mazot parasından bıkdı da tallalarını sürmez oldu. Şööle etrafa bi baksan hertaraf gen yerlerle doldu." Gayma : Lira, para, kaime. "Benim gomşunun huyu huy değil. Alıcı bulsan bile beş gayma etmez." Gebik : incirin yarılıp kurutulması ile elde edilen yiyecek. "Gönnetden (incir çeşidi) toplanan yemişleri yarıp garaotun üsdüne serdik. Guruyunca gışın bu gebiklerin değerine paha biçilmez." Gaykılmak: Geriye doğru yaslanmak. "Ali eyice bi gökgörmedik olmuş. Yeni aldığı hacı murada öyle bir gaykılmışıki gören de konsolos sanır." Geberik : Ölü. "Herkese etmediği galmadı, emme tüfek boşandırmış. Sevilmemesine rağmen goşduk bakdık geberik deyus." Guz: Kuzeye bakan, gölge, serin. "Aman bee... Bu evi yaparıka heç mi düşünmediler... Mutfak öyle guz kalıyor ki; kışın çalışılmaz oluyor hani..." Gavur: Düşman. "Deli Rahmi garısına gavur öküzü gibi davranır oldu hani..." Güçcük: Küçük. "Bobasının bazardan getirdiği bobuçlar Zehra'ya çok güçcük geldi. Olmazsa değiştirmeli bari." Gıpran: Hareketlen, davran, toplan. "Biraz gıpranmazsanız eve varmadan yaamır dökülecek. Hadi çocuklar acele edin." Gurka yatmak: Tavuğun veya kuşun yumurtalarının üzerindeyatarak civcivlerinin çıkmasını sağlamak. Kuluçkaya yatmak. "Sarı tavığın yumurtalarının içine çerçeveci Mustafa'dan aldığım dövüş horozu yumurtalarını da goyduydum. Tavık gurka yatdı, inşallah sonuç alırız." Gelipbatır: Geliyor. "Ne baarıp durusun bilmem; çocuk da gelipbatır, görmez misin." Görüpbatır: Bizi görüp duruyor. "İnekleri oturduğu yerden görüpbatır işde. Bırak çocuk gölgede otursun. İneklere bişey olursa goşuverir." Gökgörmemiş: Görgüsüz, bilgisiz, edepten habersiz. "Hunun halına bak iki gırık cavırca belledi, kendini bi halt sanıyor, tam bi gökgörmemiş. Hunun boynundaki altın zencire bak; inek zinciri gibi." Gullap : Menteşe, kuşaklı kapılarda kanarların kasalarınairtibatlandırıldıkları noktalarda birbirine geçmiş halka başlıklı çivi. "Akif Amcanın yapdırdığı köy odasının gullapları kopup geder. Guz tarafındaki peremçeler içeri yaamır almış, bi elden geçse eyi olacak." Gırla : Çok fazla, alabildiğince. "Havalar soğuyunca yaylalardaki hayvanlar sahile indiler. Etrafta gırla sığırcık guşu var." Goma : Koymayın, kalmasın. "Emmi hadi goma; üç gaşşık tahı alsan pilav bitecek." Gürün : Bela, musubet. "Hayrola, emme gürünsüz bi günümüz geçmez oldu." Gurmut : Yabani armut meyvesi. "Güzlenin oradan getirdiğim gurmutları gomşu çocuklara dağıttım, hepsi cobul oldu, patoz gibi üyüttüler." Gembi : Tırtıl, çam ağaçlarına zarar veren zararlı böcek. "Dün Sorgun çamlığına getdiidik. Bize bişey olmadı emme çocuğun her tarafını gembi dalayık." Gepitmek: Tokat vurmak. "Güllü yengem çen çen ederike İsmail amca dayanamadı aazına bi gepitdi." Gımtınmak: iştahsız davranmak, yemek yerken ağır ve iştahsız davranmak."Ay oğlum gımtınıp durma da dıkışdır, bak bikaç gün soona okula gedeceksin. Arkadaşlarından geri galacaksın." Gönnemek: Hayvanın derisini yüzmek. "Herif şu davarı gönneyiver emme çok dikkat et bıçak gaçmasın, tulum sağlam çıksın. Yayık yapacaaz." Güdüver: Çiftçilikte ürünün yarısının yarısına ortak olan kimse. "Hacı emmi gayrı yaşın aldı başını gediyor, tallayla takgayla oğraşıp durma, tallalara bi güdüver buluver artık." Gavga Gaşşaası: Kavgacı, kavgayı dövüşü çok seven, dayak yese bile devamlı dövüşmek isteyen. "Boyuna bosuna bakmadan hır çıkarmak için uğraşır. Eyice bi gavga gaşşaası oldu. Oysa ağzı burnu kaç kere düzlendi." Gıçma Atmak: Atın arka ayağıyla tekme atması. "Ekinin kenarında ön ayağından bağlı olan at; Memiş amcaya bi gıçma attı, adam akyüzün yokarı kak gibi serildi." Gicişki : Kaşıntı. "Çiğin dallarım tatlı tatlı gicişiyordu. Elimle yetişemedim. Ben de pelit ağacına sürtündüm. Gicişgim geçti." Gilik : Çekirdek. "Güzlede yediğimiz karpuz ve kavunun giliklerini alıp kurutuyordu anam. Öyle ya gilikler gelecek yıl tohum olarak kullanılacaktı." Gırıntı: Leblebi, fındık, fıstık, çekirdek gibi kuruyemişlerin genel adı. "Merve her zaman oyun yerine gelince cepleri gırıntı dolu olurdu. Anası gırıntısız onu aşağıya salmazdı. Biz de gırıntının ucundan biraz da olsa görürdük." Guluk : Köpek yavrusu. "Memet emminin Hasan, gucağında bi guluk getirdi emme bi görecen. Küçük amagörüntüsünden iyi bir uçarcı olacağıbelli." Gulun : Taydan daha küçük yaşta olan at yavrusu. "İnce uzun bacaklı, rengi de tam doru idi. Anasının etrafından hiç ayrılmıyordu. Umarım bu gulun ileride iyi bir at olur." Gunnacı: Gebe, hamile, buzalacı. "Sümsük Mamıtda vicdan mı var da sanki... Gunnacı eşeğe hem yük sarmış, hem de o koca vücuduyla binmiş..." Gunnamak: Doğurmak, doğum yapmak. "Hatma hala gunnayıp geder, öyleyke düğünden de geri galmaz." Gıdım : Küçük bir parça. "Dağın başındayız. Gördüğümüz ilk güzle evine getdik. Ama sabısı bi çeşit; cimri adam bi gıdım ekmeği bile bizden kıskandı." Gıfılamak: Tatlı bir telaş içinde dolaşmak. "Oğlan üniversiteyi bitirmiş köye dönüyordu. Vakıt da geçmek bilmiyordu. Anası bi orda bi burada gıfılayıp duruyordu." Gesi Yümek: Çamaşır yıkamak ("E" ünlüsü uzatılarak söylenir) "Derenin kenarında saydaşın üstüne yığılan gesileri yümek için tokucakla vurmak yetmiyordu. Bi de Antbirlik sabunu gerekirdi." Goçman: Keler, kayakeleri, bukalemun. (Goçmar olarak da söylenir) "Çocuklar duvarın kenarına sıralanmışlar ellerindeki değneklerle goçmanların kafasına kafasına vuruyorlardı." Guyruklu: Akrep. "Ay cice, oraala ekin destesini bi kaldırdım, altında iki dene guyruklu. Nah şu gadar. Rengi de bal sarısı." Gostak Gostak: Efelenerek ortada emin adımlarla yürümek. "Şu Helim ustanın bi gostak gostak yörüyüşü varıkı insanı çileden çıkarıyor. Sanki şu dağları ben yapdım der gibi..." Gonak : iri, sarımsı kepek. "Çocuğun kafasının her yeri gonaklandı. Şaşdığımızdan zeytin yağı sürdük. O da keferet olmadı." Gukkumauk: Baykuş, çoban aldatan kuşu olarak da isimlendirilir. "iremizlerin kel evin bacasına bi gukkumauk dadandı. Bi de kel kel ötmez mi...? inşallah bi uğursuzluk getirmez." Gaari : Gayrı, artık. "Altınada bi kel murat aldı, gaari onun gostaklığından geçilmez." Gökgörmedik: Hiç veya ilk defa görüp saldırmak. "Ölünün arkasından bazar ekmeği ile helva dağıtılıyordu. Köyün çocukları gökgörmedik gibi saldırıyorlardı." Ganırtmak: Bişeyi aslından ayırmak için zorlamak. "Çocuğun dişini elindeki kerpeten ile tutup ganırttı. Çocuk çığrınıyordu. Ellerini de anası tutmuştu." Gelik : Gelmiş olan. "Sen gelmemiş diyorsun emme, dayım talladan gelik." Gedik : Gitmiş olan. "Sinirle göçü alık gedik, heç de arkasına bakmak isdemeyordu." Gicimik : isilik, kaşıntılı hal. "Ineden deli tana gibi goşan, gicimikmi dutdu..." Gevmek: Çiğnemek. Mecazi anlamı: Hırpalamak, çekişmek. "Erkan'ın yapdığı da adamlık değildi hani, Hüseyin emmi eline geçirse gevik gevik gevecek." Gudümsüz: Ne bulursa doymak bilmeden yiyen. Ayrıca uğursuz anlamı da var. "Ne el bilir ne de gün, adam tam bi gudümsüz." Gubarmak: Kibirlenmek. "Adam iki gırık oy alıp Muhtar seçilince nasıl da gubardı emme." Gireği : Salı günü. "Geçen gireği yaylaya gedeceedik emme bakdık hava kötü, vazgeçdik. Zaten gireği pek de uğursuz sayılır." Gatmak : Koymak, ilave etmek. "Anam yayık yayarıka ayrana suyu çok gattı. Bi türlü ayarını dutduramadı." Gatık : Ekmekle beraber yenilen yiyecek. "Susamı gavurup, şekerle garıştırıp, dibekde dövünce yuka ekmeele gözel gatık oluyor." Gelget : Gel, yanıma yaklaş. "Dezoolu gelget şu merede bi bak bakaan. Bundan sen annarsın." Gosdak : Ukala tip. "Bobadan gamla üç guruşu bulunca kel oğlanın gosdaklığı eyice artdı." Göğer : Toprağa ekilen küçük kuru soğan. "Evin duluna bi avıç göğer ekdiidim bi vakıt taze soğanımızı garşıladı." Göynek : El dokuması bezden yapılmış iç çamaşırı, fanila. "Dedemin göyneenin yaka kenarına bi güzel işleme yapıverdik. Aynı modeli uçguruna da yapıverdiidik." Gümül : Susam bitkisi bağlarından 12 adedinin biaraya getirilmişi. "Adam tallanın kenarına gümülleri gözelce dikmiş. Şööle garşıdan bakınca insan zevk alıyor." Garsampa: Tarumar, dağınıklık. "Eve baksan da, balkona baksan da, cıbaya baksan da hertaraf garsampa. Adamların ruhuna işlemiş eyice." Gapmak: Yakalamak, tutmak. "Mezarlığın önünde bekleşe çocuklara bi avıç şeker atdım. Bi gör, nasıl da gaparlar." Gavız : içi boş. "Bi sürü oğraşıp yetişdirdiğimiz günnükleri emek verip gurutduk emme boşuna oğraşmışız. Çoğunun içi gavız çıkdı." Günnük : Günebakan bitkisi ve meyvesi. "Cebine bi sürü günnük doldurmuş, işi gücü bırakıp çıt çıt günnük gırar." Güzle : Yazın serinleme amacıyla tarla kenarına yapılan çardak. "Esgiden böle klima mı varıdı? Fırsadını bulan mutlaka güzleye göçeridi. Deelise yaşanırmııdı?" Gebik : ipe dizilmiş kuru incir dizeği. "Böle bolluk mu varıdı a guzum. Gışın yenilen gebik, kömbe, çöğre, gavırka, guru üzüm." Gavırka : Patlamış mısır. "Tek elekde ve odun ataşında yapılan gavırkanın dadına mı doyulur." Gamcaklamak: El ile sıkıştırarak almak. "Önerinde gaşşıkda varıdı, çatal da. Emme adamların gözü dönmüş. Gamcaklaya gamcaklaya yediler." Gıymak : Dilmek, dilimlemek. "Haşlanmış patates ve yumurtaları gözelce gıydı, çocuklara paylaştırdı." Gaagıç : Kazıklarla, yumuşak toprak veya gübrelikte oynanan bir oyun. "Birer gucak gaagıç almışlar gövrelikde üstleri başları pis olmasına bakmadan oynaayollarıdı." Gab : Tas. (Mutfak gerekçelerine kapgacak olarak da isim verilir) "Yeyeceği bi gab yemek. Öyleyke analarına bakarıka acizlenirlerdi." Gaçılmak: Yoldan çekilmek, uzaklaşmak. "İnekleri bövelek dutdu, deli gibi goşduruyordu. Önlerinden gaçılmasak ezip geçeceklerdi." Gaklık : Doğada oluşmuş küçük su havuzcuğu. "Geyik tekesi avlamaya gederike yanımıza su almayı ihmal etmişidik. Eyiiki gaklıklar varıdı." Güğüm : Bakırdan yapılmış büyük su testisi. "Bi güğüm suyu aşşaa çeşmeden getirip ocaklığın kenarına koydu. Su ılıyverse hemen çimeceedi." Gasdan, gastandan, gasdancık: Gerçek değil, yalandan, bilebile. "Memet çellik oynarıka bütün hareketlerini gasdan yapıyordu. Emme arkadaşları farkında değilidi." Gayrı : Artık. "Bunarı barışdırmak gayrı mümkün değilidi." Garanaya: Öylesine. "Çocuk dalmış getmişidi. Elindeki kalemle defterine garanaya bişeyler garalaayoruudu." Gocadon: Şalvar. "Hatce deeze Sümer basmasından bi gocadon dikip geymiş. Renkleri bi görecen. Sanki lelelik." Götcebi: Pantolonun arka cebi. "Musa emmi götcebine bi cüzdan gatmış, sanki bi elemet. Şişmiş getmiş. Belki de hava atıyor." Göbelek: Kelebek. "Susam tallasının üzerinde allım yeşil yüzlerce göbelek uçuşuyordu." Goya : Yani, güya. "Goya bizi aldatmaya çalışıyordu. Emme heç birimiz yutmadık." Güp : Büyük toprak testi. "Yağını, bekmezini böyük güplere doldurup gışlığını hazırlamışıdı." Gupa : Çay bardağı. "Sabah gahvaltıda gupasının yarısına gadar şeker doldurmazsa pek de dadına varamazıdı." Gülbü : Bidon. "Gülbülerin birini eşeğin bi tarafına, ötekini de diğer tarafına sicimile gözelce baaladı. Çeşmeden su doldurmaya getdi." Gıcır gıcır: Yepyeni. "Çocuk gıcır gıcır ayakgabısı ile hiç dikkat etmeden yolda gördüğü taşlara topa vurur gibi vuruyordu." Gaydalamak: Kimsenin dikkatini çekmeden bi yerden kaybolmak. "Ay arkadaş, yeni yetmeler bi çeşit oluyollar. Metin az evel ıhı şuradaadı emme kalabalığın içine gaydalayıp getmiş, gaybetdik." Gara : Siyah. "Keşke dığalardaki tallaya dıkı taa gara üzüm ekeedik. Bak öbürleri ne gözel veriyor." Gosgalak: Kozalak. "Sorgun Çamlığında piknik yapmaya gedenner çamlardan düşen her gosgalağı kışın yakmak üzere toplayıp eve getiriyorlar. Emme içinin köngeri oralara düşüp yeni fidannar oluşması gerekir. Onun için gosgalaklara dokunmamak gerekiyor." Gayfa : Kahve. "Garılar tallada çalışıllar, gocaları da zabahdan aaşama gadar gayfada kaat oynallar." Gıdılamak: Boşa konuşmak. "Ülen garı gıdılayıp durma, ben ne yapdıımı biliyon. Sindi mekişine bi çakacaan, çeneni gıracaan haa." Gıllımgıt: Ucu ucuna. "Sarı ineğin ipini tallanın kenarına gıllımgıt dutdurmuşlar, bövelek gelince şööle bi çekdi ip goptu." Garık : Boğuk ses, sesin kalınlaşması. "Bizim Hüseyin de bayağı hasta heralda. Baksanıza sesi garık garık çıkıyor. Bi bakıtsak eyi olacak." Gıyık : Küçük ekmek parçası, küçük parçacıklara ayrılmış durumdan olan. "Ekmek gıyıklarını ortaya atıvermişsiniz. Günah oluyor. Bi basan olursa." Gadan : Kadınların tanıdık genç ve çocuklara hitap ederken kullandığı kelime. "Ay gadan maşallah dal gibi oldun. Emme okumadın, yazmadın, kendine yazık etdin." |
|
|
|
|
|
#7 (permalink) |
|
Moderator
![]() Üyelik tarihi: Apr 2009
Bulunduğu yer: antalya/manavgat
Mesajlar: 3,785
Thanks: 2,372
Thanked 3,537 Times in 920 Posts
![]() |
Hazetmek: Hoşlanmak, sevmek. "Heç hazetmediğim adam gelip yanımızdaki tallayı satınaldı." Helke : Üstten saplı su kabı. "Kuyudan helkeyle çekdiğim suları tenekelere dökdüm, çebiçleri bi güzel suladım." Harsıkmak: Daralmak, canı sıkılmak. "Oğlum tek dur, beni harsıkdırmaktan zevk mi alıyorsun..." Heralıma: Bence, herhalde bana göre. "Bu yörüyüşle heralıma gün enmeden köye varmış oluruz." Heye : Evet. "Heye abi heye. Bunnarı da ben götürürüm. Emme bu yapdığını babama söyleyecen." Hindi : Şimdi. "Hararı da yırtdık. Hindi ne edeceez? Şunnarı neyile daşıyacağız bakalım." Horata etmek: Şaka yapmak. "Horata edecen deyi milletin kalbini gırıyorudu, emme ne etdiğinin hiç de farkında değilidi." Hora : Ora, ileride bir yer. "Elindeki dirgeni horaya daya da gel bize yardım et." Hır babuç deyil: Güvenilmez insan. "Köylü, Süleyman'ı muhdar seçti emme adam pek hır babuç deyil..." Hısta : Hisse, pay. "Ortak ekdik biçdik emme hep benim hıstamı eksik verdi..." Hora geçmek: Makbule geçmek. "Pambık tallasında çalışan amelelere götürdüğüm buzlu su pek de hora geçdi." Heyye : Evet, tamam, olur. "Ana heyye, az sona geder inekleri suların." Haranı : Bakırdan yapılmış, dışı külle sıvanmış büyük tencere. "Bi haranı goca tarhanayı üç gişi göz açıp gapayıncaya gadar bitirdiler. Hıra mısınız be mübarekler." Hesepte: Hesapta, önceden belli olan bir iş. "Bunnar heç hesepte yoodu. Hindi ne edeceez bakalım." Hangıra : Neresi, nerede. "Tarif etdiğin yeri bi türlü annamadım. Hangırada eyice tarif et de bi bileyim." Hunu : Bunu, bir şeyi göstermek. "Gederike hunu da al, nasıl olsa yolun üstünde, sapıdıp bırakıver." Halva : Helva. "Köydeki cenazelerden soona çeyrek somun içinde halva dağıtmak da adettendir." Hınzır : Hilebaz, hıyanetlik düşünen. "Adam eece bi hınzır olmuş. Hısım akraba bilmeden hep kendini düşünüyor." Hırt ipliği kesilmek: Çok yorulmak, bitip tükenmek, her şeyini kaybetmek. "Aferim Memet emmiye. İki gızının da düğününü şanına yakışır şekilde yaptı ama hırt ipliği de kesildi." Huna Huna: (Kızgınca) Şuna şuna. "Huna huna, eyice efelendi. Ne böyüünü bilir oldu ne güçcüünü." Hülüşkü: Toz, pislik. "Ne üsdüne başına bakar ne de evine barkına. Hülüşkü içinde yaşaayor." Hoyn : Bi tür seslenme. Hey sen, hey siz anlamında. "Hoyn çocuklar, oyunu bırakın da beni bi yol dinleyin hele." Helik : Küçük taş parçası. "Bi sürü helik toplamış gelmişler, onlarla duvar mı örülür. Ha dağa getmişike şööle gözelce daşlarda getirseniz olmaz mıydı?" Hemeşe : Genellikle. "Düğün yemeklerini hemeşe gonu gomşu bişirirdi. Ne oldu da bu adetimiz unutuldu." Holluk-Folluk: Tavuk ve horozların barındıkları ve yumurta bıraktıkları yer. "Cıbadaki holluğa bi tilki dadandı; ne tavuk goydu ne de turaç." Hacca : Hatice. "Bizim Hacca'nın işlediği peşgir, uçgur, yemeni... hep belli oluyor. Maşallah eli pek yatgın." Hatıl : Duvarlara konulan paralel ağaçtan bağlayıcılar. "Köy odasının hatılları iyice atılmadığından bina neredeyse göçüp gedecek. Ha yıkıldı ha yıkılacak." Hapaz : Avuç içi, avuçlamak. "Her gördüğünü hıyar zanneder bi hapaz duz alır seyirdir." (Deyesek) Havlı : Bahçe, ev önünde bulunan bahçe. "Fatili hala evin havlusunun duvarlarını da ak topraala eyice sıvatdırdı, tertemiz oldu." Hazar : Sanırım, herhalde. "Bi gün sıra hazar bize de gelir de şu tallayı bi güzel sularız." Harar : Elde dokuma büyük çuval. "Oğlum, pambıkları hararlara doldurup gezeleyiverdin. Be mübarek onarın ağızlarını da dikiver de ortadan kaldıralım, bak çuvaldızıla gınnap da orada." Heykirik: Öksürük. "Bizim gız iki gündür kel kel heykiriyor. Bi doktura getsek eyi olacak." Hamayıl gibi: Kaba ve yumaşacık. "Abıla bi bak hele Ali abinin bazardan getirdiği somun ekmeği hamayıl gibi. Yukaekmek gibi semsert değil." Hangırda: Nerede, hangi yerde. "Anaa. Tımlı hangırda? Bi türlü bulamaayon. Eliniz değdi mi evelallah her şey gaybolup gediyor." Hüngürdemek: Sesli ve bağırarak çırpınarak ağlamak. "Zaten iki tek ineği varıdı, bi tanesini ilan sokmuş. Güllü yenge ineğinin ölüsüne bakıp üzüntüsünden hüngürdeyerek ağladı." Hımhım : Kendince mırıldanır, hareketsiz, uyuşuk ve sıkılgan kişi. "Emin abi, yeni gelen gomşunuza pek bi hımhım..." Hırtal : Sürü köpeklerinde canavarla yapılacak mücadelede karşı hayvanı yaralamak, hem de boynundan ısırılmasına mani olmak için köpeğin boynuna takılan, demir çiviler monte edilmiş tasma. "Dün aaşam Cinniadanın orada koyunlara gelen canavarıla bizim garabaş bi dalaşdılar. Eyiki köpeğe hırtalı dakmışıdık, değilise köpeğimiz parçalanırıdı." Hırı hırtışı kesilmek: Yorulup yorgun düşmek, dermansız hale gelmek, nefes nefese kalmak. "Hu çocuklar gaba guşlukdan beri güleşiller. Biriniz gedin de hunnarı ayırıverin, ikisinin de hırı hırtışı kesildi." Hindiyedek: Şimdiye kadar, bugüne kadar. "Bunca yaşın adamıyın, hindiyedek Sarılarda böle saygısız, beceriksiz bi adam görmediidim." Horda Hunda . : Bunda, şunda "Emine hundaa keneleri elinile alıp durma. Heç acans dinnemez misin? Kongo mudur, Kırım mıdır. Millet ölüp duruyor... Tahı dikkatli olun." “Aradığın orak horda, çililerin arka tarafında." Huneci: Bu da nesi, bu ne. "Huneci üleen.. Saçı uzun emme gulaa küpeli, önden bakdım gıza benzemez. Bu Salim de okula gedeli bi hoş oldu." .Hopurdum: Uzun boylu güzel kadın. "Tamirci Hasan yayladan bi gız bulmuş, bobası isdemeye gedeceemiş. Dediklerine göre tam bi hopurdumumuş." Hayla : Fazla. "Hadi gedelim herif, deminden beri hayla odun topladık, iki denk yapsak bile gene de artar." Hemiya : Değil mi? Öyle mi ya! "Pambık tallasının her tarafını gırmızı örümcek sarmış. Dün sen de gördün hemiya Dursun?" Hile : Bile, beraber. "A çocuğum, o yuruk gadar gomşu çocuğu hile gedip çalışıyor, sen bi bilgisayar buldun bi türlü başından galkmayoruusun." Höpürdetmek: Bir şeyi sesli şekilde içmek. "Sülaaman emmi gayfayı ööle bi höpürdetdiiki köy konağında kim varısa şööle bi bakdı." Habire : Sürekli, durmaksınızın, devamlı. "Soytarılar el altından köyün çocuklarına habire esrar, hap veriyorlar. Onarı alışdırıp kendi emellerinde gullanacaklar." Harnup : Keçi boynuzu. "Akseki'den gelirike Taşkesiği Köyü'nden bi çoval harnup alıp geldim. Oradaki harnuplar tahı etli ve ballı oluyor." Hışınmak: Sinirli bir şekilde saldırmaya çalışmak. "Şunu dutun demin çelerirdi, şindi de hışınıp durur, az soona gızı dövecek." Hinden keri: Bundan sonra. "Emekli de oldum, hinden keri hayır işlerine goşturacak zamanım olur." Hurç : Çuval veya torba. "Gedeceğin yol bayaa uzun, iki, üç gün dönemezsin. Hurdan beyikce bi hurca ekmek, gatık gat götür." |
|
|
|
|
|
#8 (permalink) |
|
Moderator
![]() Üyelik tarihi: Apr 2009
Bulunduğu yer: antalya/manavgat
Mesajlar: 3,785
Thanks: 2,372
Thanked 3,537 Times in 920 Posts
![]() |
Ipıssız : Tenha, sakin, sessiz. "Yol bilmez, yordam bilmez kişiler ile yola çıkdık da halt etdik. Baksaana hunnara garannıkda ıpıssız yerden bizi geçirdiler, ürperdim bee." Ismarıç : Bir şeyin satın alınmasını, getirilmesini istemek, sipariş. Ismarlama "Şehre inerike gonu gomşu bi sürü ısmarıçda bulundular. Kendi işlerimi bi bitirsem de onnarın ısmarıçlarını da alıversem." Imık : Ilık. "Güssün gelin süde bakdım bayaa ımık, çalacak getir de çalıver gızım." Issı : Sıcak, sıcak yemek. "Şo çencereyi içindeki ıssı soğumadan götürün de gardaşlarınız yesinner." Iğıl Iğıl : Derenin suyunun ağır ağır akması. "Yaz geldi, bi de guraklık var, Naras çayının bövetlerinden bile ığıl ığıl edip geder." Ingıraz : Hastalıklı. "Hasan emmi emme de oğraşdı be, Güssün yenge ıngıraz çıkınca doktordan beri gelmez oldular." Irbık : ibrik, abdest alınacak su kabı. (Ivrık da denir) "Avrat su dolu ırbığı köşde güneşe koymuş, su bildiğin bi gaynamış." Imışık : Ilık, ılıman. "Dün akşam hava bayaa bi serindi ama hindi poyraz çıkınca bayaa ımıştı." Irılmak : Yorulmak. "Aşağı irimin oradaki bahçede iki evlek yerile uğraşırken bayaa bi ırılmışız." Icıktan : Az sonra, birazdan. "Elini tez tut garı. Havanın durumu kötüleşiyor. Icıktan Allah bilir sicim gibi yağmur yağacak." Ihı : işte, orada. "Götürmen dediği şey ıhı şu kadarcık. Ne olacak götürsen, elinde mi kalacak." Iğranma: Kımıldanma, hareket etme. "Namussuz adamı sanki yerine kadı oturtmuş. Böyükleri geldi de o yerinden bile ığranmadı." Isgısda : Herkese ters davranışları olan, söz dinlemeyip milleti üzen kimselere söylenir. "A çocuğum sen böle gedersen ananı bobanı tahı çok üzersin. Eyice bi ısgasda oldun. Düzelt artık kendini..." Irgın-Argın: Yorgun. "Toros Dağlarında kardelen için koşturan Refik Hoca; ırgın ırgın görevine devam etti." İlimon: Limon. "Zurna çalan apdalın karşısında ilimon yedim, zurnanın ucundan ip gibi salya akdı." İteğe - İtee: Hamur yoğurma zamanı hamur tirkisinin üzerine konulduğu dokuma kilim. "Elin ayağın heç mi dutmaz be gadın. Şu iteenin haline bak cirk gibi. İyice bi yıkansan olmaz mıydı?" İrefik : Refik. "Şu bizim İrefik elinde bi ses kayıt aleti, ha bire milleti gonuşdurup kaydediyor. Gene bi bildiği var." İhice : Burada. "Arayıp durduğunuz çuvaldız ihice, al götür emmine ver." İbik : Uç kısım, kenar, horoz yelesi. "Ağzındaki sakızı çıkarıp cirk gibi kirli yazmasının ibiğine bağladı. Akşam eve varınca yine çiğneyecek." İni : Evli kadına göre, kocasının erkek kardeşi. "Gaynana, gaynatası yokdu emme çık çocuk yaşında gelin geldiği bu evde inisi tam bi atalık yapmışdı." İndirmelik: Gelin ilk eve gelince davetlilerce verilen para, altın. "Huna baksaana bisürü okuntu dağıttı ama gelenler doğru dürüst bi indirmelik atmadılar." İlenç : Beddua, ah. "Bakalım bu oğlan bu gadar ilençle nasıl adam olur? Gerçi bunarda çok dua singinliği var." İsabet : Nazar, göz değmesi. "Dilberim at isabete geldi; çatladı öldü." İleğen : Leğen (ilgen de denir) "Hayırı uçmasın bi ileğen helvayı ölmüşlerimizin ruhu için dağıttım." İbdili : ilk önce. "Aramayın ellelem onu Musa emmi ibdili çuvala goyduydu." İli : Ilık, sıcak - soğuk arası. "Gızım süt bayağı ilimiş, getir şuna biraz çalacak döküver de yoğurt mayalansın." İrbiş : Orta boylu, ince bıyıklı erkek. "Bizim gomşu dal gibi gızını para uğruna hem yaşlı hem irbiş bi adama vermiş." İçikdi : içlendi, duygulandı, ağlamaklı oldu. "Hu çocuğu acı sevmeseniz olmaz sankı. Bak içikdi, dudaklarını bükdü, hindi aalamaya başlaacak." İrermek: Büyümek. "Mamıdın gızının yaşı başı yok emme irerip geder. Belki de bi hasdalığı vardır, keşge çocuğu bi bilene gösderseler eyi olacak." İspirte : Kibrit. "Balığa getdiğimizde cebimdeki ispirte suya bi düşdü, ne cıgara içebildik ne de ataş yakabildik." İrim : Tarlaların arasındaki çok dar yol, yolak. "İrimden gedemezsin, Veli amcan tallayı sularıka birez su gaçırmış, her taraf çamur olmuş." |
|
|
|
|
|
#9 (permalink) |
|
Moderator
![]() Üyelik tarihi: Apr 2009
Bulunduğu yer: antalya/manavgat
Mesajlar: 3,785
Thanks: 2,372
Thanked 3,537 Times in 920 Posts
![]() |
Kaklı - kakılı: Fazla miktarda, epeyce var, çok fazla.
"Osman emmi senin köye getirip de satmaya çalıştığın portakallardan zaten bu köyde kaklı var... Burada heç satamazsın, habarın ola." Kararlamayı: Tahmini yapılan ayarlama, göz kararı, tahmini olarak, kararlaştırma. "Dutduğumuz balıkları kararlamayı dörde böldüm, birer çöp çekdirdim, herkes hakkına gayıl oldu." Kaşık çalımı: Akşamın yaklaşması. Akşam yemeğine başlama zamanı. "Mustafa abi ne edecek bilmen... Ööle dar vakıt çağırdı ki neredeese herkesin talladan takgadan ayağını kesdiği kaşık çalımı zamanı." Kercetmek: Onuru kırmak, üzmek. Tersine davranmak, inadına, kasıtlı. "Oğlum laflarına dikkat etsen olmaz mı? Her konuşman ananı kercediyor. Farkında mısın bilmem..." Keşik : Peş peşe sırayla, sıra olmak. "Gomşularıla tallada ekin biçmeye keşiğe girdik, imece usulu golayca işlerimizi bitirdik." Kefsiz : Keyfi yerinde olmayan, hafif hasta, rahatsız. "Avrat üsdüme gelip durma, hindi başlaacan işine de gücüne de. Şöyle bi baksan kefsiz olduğumu annardın." Keyası olma: Senin üzerine vazife değil, sen karışma anlamında kullanılır. "Onar garı goca, keyası olma. Gavga da etseler; az soona barışıllar." Kişelemek: Kümes hayvanları ile kuşları sürüp uzaklaştırmak,ürkütmek, kaçırmak, bir de istenmyen kişileri başından savmak. "Oğlum bulguru gaynatıp serdik emme az soona bi sürü serçe gelip bulgura dadanacak. Sen buralarda dur da gelen guşları kişeleyiver." Kürsülemek: Anahtarsız bir şekilde sağa sola hareket eden bir düzenekle kapıyı arkasından kilitli hale getirmek. "Yavrım; ben iki gün şehre gedecen, aaşamları kapıyı kürsülemeden yatmayın. Ne olur ne olmaz." Kuskunu kolanı koparmak: Yük hayvanının taşıdığı yükü, üzerindeki semerin bağlarını kopararak semerle yükü yıkıp; yükün altından kurtulması. Ayrıca her türlü mesuliyeti yok sayan insanları sorumluluktan kurtulmasına denir. "Hasan emmi çoru çocuğu heç düşünmeden kuskunu kolanı koparmış gibi hep geziyor." Kırkmak: Kesmek, kısaltmak, insanların saçının sakalının traş edilmesi, koyun ve kuzuların tüylerinin kısaltılması. "Ay herif eyice hırbo gibi oldun. Şu saçın sakalına bi baksana, gözelce bi kırkdır, tara. Eleönearşı şu haline bak bee!" Kıpranmak: Hareket etmek, kıpırdanmak. "Gomşunun oğlu goca sabahdan beri daşın üstünde kıpranmadan duruyor, heralıma başında bi dert var." Kıvrat : Çevir, döndür. "Mehmet emmi endeeni yanlış tarafa kıvratıyorsun, dur hele bi, şööle sağ tarafa doğru kıvrat, hemen sıkışır." Körsen yol: Araç az geçen, işlek olmayan yol. "Evelden ne gözelidi emme hindi çevre yolu yapılalı şehrin içindeki yol eyice körsen oldu, derdim tasam dükgannar da eyice körelecek." Keymek : Giymek. "Evladım bobaan pabuçlarını keymeye çalışma, senin ayakların tahı beyik. Şindi pabuçları patladacaksın." Kehi : Kenarı, uç kısmı. "Ay yavrım tezgahın üsdünde heç çıra yarılırı mı, baksana dilberim tezgahın kehini gırdın. Hindi bobana ne deyecez bakalım." Kupay : Av köpeği cinsi. "Eşiraf emmi bi kupay getirmiş, maşallah çok gözel emme avda ne eder bilemem." Kızık : Sinirli, kızgın. "Çocuklar, Ömer amcanız cıbadakı ağaçları daşladığınızı bilmiş. Dallar hep gırılmış. Hele İbrahim, sana çok kızık." Keletir : incirin kurutulup ipe dizilmiş hali. "Geçen haftasonu Akseki'den geliriken Gecereme'nin (Gençler köyü) oradan keletir aldım, çocuklar pek beğendiler." Küt : Kesmeyen, ağzı kör bıçak. "Herif, evdeki bıçaklar eyice küteldi. Şunnarı bi bileeleyiversen." Küplemek: Yüksekten atlamak. "Ordan küpleme herif. Şindi bi yerini gıracaksın. Kendini genç mi sanırsın?" Kisiren - kisreğen: Demirden yapılma hamur kesme aleti. "İleğenden kisirele hamuru kesip kocaman bir parçasını senidin üstüne koydu. Melesgileri yapmaya başladı." Keferet : ilaç, çare, derman. "Üç beş tane karpuzu ahırda samanlığa gömdü. Olur ya kışın birine keferet olur." Kızınmak: Isınmak. "Dışarıda eyi soğuk vardı, iliklerine kadar üşümüşüdü. Ocağın kenarına oturdu, közleri biraz ölçerdikten sonra kızınmaya başladı." Kösülmek: Bir yere boylu boyunca uzanmak. "At zaten huysuzudu. Yanına yaklaşılacak gibi değildi. Yine de eli ipli ata yaklaştı. Ama at bi gıçma attı, adam ökyüzün yokarı kösüldü galdı." Kudümsüz: 1)Ne bulursa doymak bilmeden yiyen. 2)Uğursuz anlamı da var. "Adam öyle bi kudümsüz ki nereye gitse kurutuyordu." Kolan : ip. (El dokuması ve enli olur. Atların koşumunda kullanılır) "Semerin kenarlarına ve üstüne bi sürü yük sardılar. Hayvan yokuş yukarı zor çıkıyordu. Esasında kolan da kopmak üzereydi." Kabış : Boynuzu olmayan teke. "Çoban bi sürüyü zaptediyordu ama bi kabış onu iyice yoruyordu." Kel : Kötü, çirkin anlamında. Tasvip edilmeyen. Ayrıca 'kel kız' gibi övücü anlamı da vardır. "Goca muhdar olmuş. Ha üstüne başına bi bak. Bu kadar kel mi giyinilir be adam." Karamalak: Siyak renkli yaşlı eşek. "Orhan emminin karamalak çok yük çekti, yorgundu ama yine de üstüne yük sarıo, bir de kendileri biniyorlardı." Kurdanmak: Oyalanmak. "Sanki hiç işi yokmuş gibi evin önlerinde kurdandı durdu. Oysa bi an önce bahçeye gitmeliydi." Kauk kauk etmek: Kedi gibi, bir şeyden boğazı kaşınmak. "iki hapaz gavurka yedi, habire kauk kauk edip durur. Bi barda su içivermedi." Küpmek: insan ve hayvanların ayaklarının bir şeye takılarak yüzüstü düşmesi. (Kepmek de denir) "Bayır aşağı ne güzel koşdurup dururdu, birden bi küpdü, ağzı burnu kan içinde kaldı." Keleş : Güzel olan. "Senin keleş oğlan yine yapacağını yapmış. Gedip komşunun camını kırmış." Kürnek : Ormanlık arazide çok sık, iç içe dikenli bitkilerden oluşan yer. "Adam tembel mi tembel, tarlasının kenarı kürnek gibi galmış. Be mübarek elin heç mi tahra dutmaz!" Külür : Mısır koçanından taneler alındaktan sonraki kalan kısım. "Çuval çuval mısır koçanlarını değneklerle güzelce dövdük. Kalanlarını da elle ayıkladık. Kalan külürlerini de telef etmeyip kışın yakmak için çuvalladık." Kevki - Sepecek: Çamaşır yıkarken su almaya yaran saplı kabak. "Şırlavıkda suyun kenarında tokucakla çamaşır yıkarken, kevkiyle de küllü sudan alıp döküyordu." Kuytu : Açık alandaki rüzgara kapalı yer. "Öyle çok poyraz vardı ki; hayvancıklar ne yapsın. Kuytu bir yer bulup üst üste sokulmuşlar." Kılçar : At ya da eşek kuyruğu kılı. "Kılçarlardan bi çadır ipi örmüşler deemebele ipe değişmem. Ne yağmur etkiler ne de güneş." Kenef : Tuvalet, hela, ayak yolu. "Çadırın yüz metre ilerisindeki yanık çamın dibine bi de kenef yapdık. Dört direk, iki daş biraz da dal, ot, purç..." Kömbe : Mayalanmış hamurdan yapılan kalın ekmek. "Yukaekmek yapını bitmişidi. Sacın altına darı unundan bi kömbe gömdüler, mis gibi kokuyordu." Keme : Fare. "Ay gözün kör olsun hemen; üzümlere keme dadanmış, çingilleri hep mahvediyor." Köfün : Taze dallardan, biçilmiş çıta veya kamıştan örülmüş büyük sepet. "Göçü topladık gideceez, anam köfünlere doldurduğu gırılabilecek eşyaları bi kere tahı kontrol etti." Kütüklük: Fişeklik. "Tarlalara dadanan porsukları ve domuzları engellemek için bi yataki tüfek, azık ve kütüklüğünü aldı. Doğru tarlaya getdi." Kel hastalık: Kanser, verem. "Ay cice bizim Ümmünün oğlan var ya, asgerlik yapdığı yerde kel hastalığa dutulmuş. Bi görecen, bi iğne, bi iplik." Könger : Fıstık çamı kozalağı ve meyvesi. "Sorgun ormannarında ne gözel könger toplarıdık. Emme şindi bi turizm getirdiler, hertaraf bina oldu, könger ağaçları da imha ediliyor." Külünk : Balyoz. "Osman emminin eline iş çok gözel yakışıyordu. Vizireyi odunun yarık yerine yerleştirip külüngü öyle bi vurdu, odun şakgadanak ayrıldı." (Vizire: Bir ucu sivri demirden yapılmış odun ve taş parçalamaya yarayan alet.) Karcuk : Salatalık, marul ve domatesle yapılan bir çeşit salata. "Avrat şu gıza sööle bi daa karcuk yaparıka biraz tahı güçcük gıysın, bu ne bööle. Eline bi iş de yakışmaayor." Kösmek : Uzatarak yatırmak. "Şu çocuğu ortaya getirip yer yok gibi kösüverdiniz, kaldırın şu garibanı da sallıngaca yatırın." Kümreşmek: Çocukların birbirleriyle güreşir gibi şakalaşmaları. "Biraz tek durun çocuklar, bak kümreşirike hertarafı dağıttınız. Şimdi bi de biyeriniz pers olacak." Kopil : Küçücük, ufacık. "Çoban deyi getirdiğiniz pek de kopilimiş, tahı yapılısı yok muydu?" Keşir : Havuç. "Irmak kenarındaki tallaya keşir ekdim, kumlu toprakda gözel oldu emme çordan çocukdan alamadık." Karmaç : Kurutulmuş incirin şekerle kaynatılmasından elde edilen tatlı, besdel. "Pambık toplamaya gederike azıkda yukaekmeğin içine bi hapaz karmaç goymuşlar. Tomaç dürüp yedim." Mavılamak: Kedinin miyavlaması. "Guyruksuz kedi yavrılarını yitirmiş, zabaha gadar mavılaya mavılaya bi hal oldu." Meymenetsiz: Huysuz, uğursuz aksi, bereketsiz, geçimsiz. "Aman be! Gomşuya damat olarak getirdikleri beşarat gibi adamın suratından meymenetsiz olduğu belli oluyor." Mezbere: Kötü, aşağılanacak yer, süprüntülük. "Merve halanın evi eyice bi mezberelik olmuş, heç mi eliniz dutmaz be." Müdane: Minnettarlık, yapılan iyiliği memnuniyetle karşılama. "Ne yaparsan yap onun tavırları hep aynı olur. Cebini altın doldursan bile hep müdanesiz davranır." Muhanet: Namus ve ahlaken bozuk, namertlik, hainlik, ihanet eden. “Allah bizimle olsun, muhanete muhtaç etmesin..” Mehel : Uygun. "Eğer siz de mehel görürseniz sizin gızı bizim oğlana istemeye geleceez." Murt : Mersin ağacı ve meyvesi. "Çayiçinin yamaçlarında ne gözel murt varıdı. Gözü kör olasıcalar ormanı yakdılar. Hindi bi dene murt galmamışdır." Modul : Harmanda öküzü veya eşeği sürmek için yapılmış ucu çivili değnek. "Ala güneşin altında harman sürerken öküzler de bıkmışıdı emme İreşit emmi öküzlere verdi modulu, isterse hayvannar ölsün..." Müzevirlemek: ihbar etmek. "Cenderme evin etrafını eyice sarmışıdı, yapacak bişeyi de yokudu. Kimin müzevirlediğini bilemeyoruudu emme yeni aldığı dabancasını da alıp teslim etdi." Mangır : Para. "Aslında çok cimri birisiydi emme oğlunun düğününde nasıl da mangırları saçıyor... " Mılığı yıkık: Keyfi yok. "Seninkinnerin ikisinin de mılığı yıkık ya, heralıma gene gavga etdiler." Maasuz : Yalandan, kasten, bile bile. "Muhdar seni gızdırmak için maasuzdan o lafları söyledi. Sakın garşılık verme, o deyusa malzeme verme." Mıhana : Bahane. "Gelin oyun oynamayı beceremiyordu. Yerim dar, kaynanam var, görümcelerim var diye mıhana üretiyordu." Mekiş : Çenenin kulak altı. "Sapanıla atdığım daş getdi çebicin mekişine denkgeldi. Nefes bile almadan hayvan kösüldü galdı." Mungarız: Beceriksiz, bulaştığı bir işi yüzüne gözüne bulaştırmak. "Sanki elinden bi iş gelir gibi davarı kesecen diye uğraştı tam mungarız oldu." Mıhsıçan: Oldukça cimri. "Manyak adam tam bi mıhsıçan, selam verirken bile düşünüyor." Mesmili: Doğru düzgün, işe yarar. "Mesmili bir işi yapıp da garşıma dikilemediniz. Hep benden medet umdunuz. Yeter artık!" Mirt mirt etmek: Çabukça, beceriklice. "Hımbıl hımbıl edeceğine, Ali gibi mirt mirt edip hızlıca işini bitirsen olmaz mı?" Malamat etmek: Yüzüne gözüne bulaştırmak. "İki kutu boyayı bi günde portaya sürüp biritemedi, malamat etti." Mesmisiz: Görgüsüz davranan, kaba insan. "Ne hoca bilir ne hacı, her hareketi mesmisiz." Mustaa emmi: Mustafa amca. "Mustaa emmilerin evin dulundan döndün, irimden ilerleyip susaya çıktım. Emme bayaa yorulmuşum." Mehlil : Yabancı, bilinmeyen. "Garannıkda önümden bişey geçdi, a mehlil köpek desem değil." Melesgi : Bir yufkalık hamur topağı. "İtenin üstüne melesgileri dizip teker teker alıyo, oklavanın altına yatırıyordu. Emme eline de iş yakışıyordu." Maçça : ilerlemiş, kötüleşmiş yara. "Ay yavrım küçücük sivilceyi oynarıka eyice maçça yaptın." Maalıç-Mahlıç: Çekirdekleri alınmış ve kabartılmış pamuk. "Yorgancı İbrahim elindeki atık ve çıbık ile maalıçları iyice kabartıp yastıkları dolduruyordu." Me - meh: Al, sunmak, bir şey vermek. "Dezoolu meh şu güğümü de eve götürüver. Bi de varısa dıkıcık duz al da gel." Macar : Büyük mutfak bıçağı. "Oğlum macarı eyice bi bileele de getir. Hu etleri bi güzel dileyim." Matıflamak: ihtiyarlayıp aklının ileri geri çalışmaması. "Emine hala eyice matıflayık, bi gonuşduğunu unudup bidaa gonuşuyor." Mungarız: telef etmek. "Gedip de avlandı, bi sürü davşan vurup getirmiş. Emme avradı avrat değiliki, hepsini mungarız etmiş." Mosdura: Komik, gülünç, hiçbir işe yaramaz, göstermelik. "Çorçocuk gavurları taklit edecen dayi eyice bi mosdura oldular. Şu saça başa bak hele." Meytap : Güldürücü, komik konuşan. "Goca; maytaplık yapıp durma, senin yaşına başına heç yakışmaayor. Ağırlığını bil, saygınlık gazan." Memişhane: Tuvalet. "Caminin arka tarafındaki tahdadan memişhaneyi yıkıp, yerine tahı modern bişeyler yapılsa da halk ırahat etse." Mızırtı : Kendi kendine alçak sesle konuşma. "Oğlum mızırdayıp durma, ne deyeceksen adam gibi de." Mukufolmak: Farkına varmak, vakıf olmak. "Nerde o galibiyet, Erkan'ın mukufolması için beş fırın ekmek yemesi gerekir." Miskal : Bir buçuk dirhem, 1923 gramlk ağırlık ölçüsü. "Helime'ler gelinin nikahında mehir olarak dört miskal altın vermişler." Mecek : Yünden örülmüş giysi. "Ava getdiimde avradın ördüğü mecek gazak bi ırahat etdiriyor, üşümeeyon bari." Namazlağ: Seccade. "Ayten abla kaneviçe işinden bi güzel namazlağ işlemiş. İnsan bakmaya gıyamaayor." Naal : Nasıl. "Çocuğun apışarası naal da biçilmiş. Zeytinyağı sürdük gene geçmedi." Neden ülen sen: Ne diyorsun sen? "Neden ülen sen, adamıla daha dün beraberidik, turp gibiydi. Heç de kel hasdalık olduğu belli değilidi." Naal gediyor: Nasıl gidiyor? "Bu seneki tarla takga işleri naal gediyor. Geçen sene pek de memnun galmadııdın." Nişlen : Ne yapıyorsun? "Hoyn dezoolu nişlen! Gel avaralık yapma da ikindiye camiye gedelim." Nöğörün: Ne yapıyorsun? "Gızlar, bacı bacıya oturup nöğörürsünüz. Eliniz işte olsun. Boş durmayın." Nezgeb : Kadın fesi. "Rahmetli babannemin nezgebi hala biz de durur. Kenarlarını da gözelce işlemişlerimiş." Naabar - nahılsın: Nasılsın? "Omar aka naabar? Nişlediler, çocuklar okullarını bitirebildiler mi, onar nahıllar?... " Neyime : Bana ne, beni ilgilendirmez, benimle ilgili değil. "Benim neyime, heç yanıma gelmesin, kaç kere gumar oynama dedim, gene oynamış deyyus." Nelikle : Ne zorluğa katlanarak, ne güçlükle, ne emeklerle. "Sizi neliklerle okutduk heç bilemezsiniz. O bobanız neler çekdi bi bilseniz. Emme şükür okullarınız bitdi." Naakıt : Ne vakit, ne zaman. "Yavrum şu televizyonu kapadın. Yarın sabah erkenden tallaya gedeceksiniz. Naakıt yatıp, naakıt kalkacaksınız." |
|
|
|
|
|
#10 (permalink) |
|
Moderator
![]() Üyelik tarihi: Apr 2009
Bulunduğu yer: antalya/manavgat
Mesajlar: 3,785
Thanks: 2,372
Thanked 3,537 Times in 920 Posts
![]() |
Onculayın: Onun gibi, ona benzer, ona göre, o gibi.
"Yıllardır heç kimseyi beğenip de evlenmezidi. ille film artisi gibi olsun deridi. Onculayın birini bulmuş." Oyulgamak: Teyellemek, parçaları tutturmak için seyrek dikişle geçici olarak dikmek. "A gızım, ne bu eteğin halin, elin heç mi işe yakışmaz, çoval diker gibi oyulgayıvermişsin, hemeşe böle etmezidin ya." Ortalık yer: Göz önünde, meydanda. "Bu kıyafetler ortalık yerde de geyilmez ya, eleönearşı, ne bu soytarılık." Ossahat : Hemencecik. "Gözünün içine eyice bi bakdım, yalan söylediğini ossahat bildim." Ondankelli: Daha sonra, ondan dolayı. "Evele gürleyene varalım, ondankelli Homa'ya doğru yola çıkarız." Ovcalamak: Buruşturmak, ovalayarak ezmek. "Acı yavşanın bi hapızını alıp bayağı bi ovcaladı, toz haline gelen otu ağzına alıp, arkasından bi bardak su içdi. Şifa olduğuna inanıyoruudu." O neciyki ülen: O da nedir? (şaşkınlıkla söylenir) "Hasan emmi trakdörün arkasına bişey bağlamış, cet gibi geçdi. Hiçbirimiz ne olduğunu bilemedik. Gelince sorduk: o neciydi ülen...? Yeni icat edilmiş. Tava makinasıımış." Okuntu : Düğünde davetiye yerine geçen kumaş, havlu, çorap... gibi eşyalar. "Adamın hali vakti yerinde, oğlunun düğününde dağıttığı okuntulara bakdığımızda kesenin ağzını açtığını görüyoruz. Hem de kimseyi ayırmadan pahalı okuntu göndermiş." Oturak : Tabure, arkalıksız sandalye. "Cami avlusuna üç beş tane oturak koymuşlar. Namazdan önce yaşlılar oturup hasret gideriyorlardı." Oklaa : Oklava. "Oğlum Fatmana yengenlere git de kendi kullandığı oklaayı versin de alıver gel." Ofruk : Irmakta suyun dönüş yaptığı yer. "Balık avlarıka ofruklarda tahı dikkatli ol, Allah gorusun bi düşersen... Zaten oralarda dönek de olur." Öz : Tarlalarda selin oluşturduğu içi su dolu büyük çukurluk. "Muhdar, bizim kapılıda gocaman bi öz oluşmuş, belediyeden bi gepce isteyiver de yolak açtıralım. Değilise talla telef olacak." Öğrek : At sürüsü. "Eynif Ovası'na bi öğrek salmışlar, başıboş dolanıp durur, Girende'ye doğru sürüverdim, orada yayıldım tahı fazla..." Öteet : Öteye git. "Sığmadınız da mı kavga edersiniz, biriniz biraz öteetse mesele bitecek. Ama ikiniz de inat." Ömük : Yemek borusu, boğaz. "Zıkım yeyesice, çora çocuğa göstermeden yersen, işte ööle ömüğüne durur." Önünü vurmak: Düğmeleri iliklemek. "Aferim çocuğa, ilkokul öğretmenini görünce nasıl da donunu dimileyip, önünü vurdu." Ölçermek: Yanan odunları daha da güçlendirmek için ocağa doğru sürmek. "A akıllım, ocağı ölçermezsen daha elindeki yemek bi günde bişmez." Övendire: Ucu çivili uzun sopa. (Öküzler çift sürerken hızlı gitmeleri için dürtmeye yarayan alet.) "Bayır arazide garasabanla çift sürmek zorudu, emme övendireyi heç acımadan öküzlere deh deyorudu. Zavallı hayvanlar ne yapsınlar..." Özemek: Süzme yoğurdu su ile karıştırarak ayran yaparken katılan fazladan su. "Misafirlere şöyle bi baktı, yaptığı ayran yetmeyecekti. Hemen biraz su özedi." Öş - öşerti: Akşamla yatsı arası, loş, alaca karanlık ya da sabah vakti. "Sokak lambaları da yanmaayor, öşüle akamgile gedilmez. Oturun oturduğunuz yerde." Öteyüz: Arka taraf. "Şo gırık ağacın yanındaki goca gayanın öte yüzüne sarkdıkmıydı pınarın gözüne ulaşmış oluruz." Öösü-Öksü: Ucunda ateş sönmemiş olan dumanlı odun parçası. "Gızım aşşaadakı ataşdan bi öösü getir de mutfakdakı ocağı bi yakıver." Pavkırmak: Çakal veya tilkinin bağırması. Bağırarak öksürür gibi ses çıkarması. "Haftasonu arkadaşlarla İledinni yaylasına getdiidik. Gece çakal pavkırmasından üyüyemedik." (Üyümek: Uyumak) Pantul : Pantolon. "Seni asgerden de tanırız hani. Asger pantulu geyince dar demedin mi, talim çıkınca zor demedin mi." Pürlenmek: Yapraklanmak. "Zemheri bitti gayrı, bundan soona hayvanların yeyeceği ağaçlar gözel pürlenir." Pufurmak: Üfürmek, şişirmek. "Ne böyük bililer ne güçcük, az evel gavenin önünden üç genç geçdi. Hepisi pufurdadıp cıgara töllerleridi." Püsküüt: Bisküvi. "Oğlum madem çarşıya iniyorsun, biraz pisküüt ile biraz da üçgen lokum getir de aaşam kısdırma yapalım." (Kısdırma: iki bisküi arasına bir lokum koyarak sıkıştırma) Pısmak : Saklanmak, sinmek. "Şuna bak hele otların arasına eyice pısmış, bi türlü görünmeeyor." Parpılamak: Eleştirip uyarmak, kızgın halde öğüt vermek. "Zirzop Murat inşallah bobasının parpısından soona biraz olsun hareketlerine dikkat eder." Pürsüz : Yaprağı dökülmüş, yapraksız. "Salak adam; pürsüz bi ağacın altına çardak yapmış, güneşden bişiyoruz..." Peremçe: Pencere. "Kış geldi mi evin peremçeleri içeri su alıyor. Dam da akıyor. Ne olacak bilmem." Pis Mundar: Pis şey, temiz olmayan canlılar için söylenir. "Adamda mide var. Pis mundar etleri bile dıkışdırıyor, doymak bilmeyor." Pıtlak darı: iyi patlayan mısır. "Bakalım gayrı, cıbanın kenarına pıtlak darı ekdik. Gurt guş yemezse bu kış gözel gavurka yeriz." Payam : Badem. "Akseki'den bazara payam getirmişler. İnanın elmas gibi parlaayoru." Pinar : Dikenli yaprağı ve kabuğu olan maki türünden, keçilerin severek yediği bir bitki. Odunu çok sert olur. "Bi omuz pinar çilisi toplayıp getirdim. Ekmek ederike ataş yakmaya çok eyi. Hem de dayanıklı." Pörü : Küçük çivi. "Ayakkabımın topuğundaki pörü çıkmış, habire ayağıma batıyor." Peşkir : Havlu.(Elde dokunanlarının kenarları oyalı olur) "Ay gadan, gelinin işlediği peşgirleri gördün mü? Hepisi bi göz nuru." Porta : Büyük tahta kapı. (Köy evlerinin giriş kapısı) "Portayı hızlıca kapadıp arkasından da dilledi. Artık ona kimse çatamazdı. Gerçi arkadaşları gadar o da yaramazdı." Pek gadan: Güzel bir şey görünce söylenir. "Elinize sağlık ocaklığı aktoprakla sıvamışsınız, pek gadan olmuş. Tabii ya hindi tertemiz kullanırız." Pers olmak: Yaralanmak, parçalanmak. "Tallaya gederike Şeref emmi motoru çok hızlı sürüyorumuş, o arada Güllü yenge motordan bi düşmüş, her tarafı pers olmuş. Ne ağız galmış, ne burun." Pintirik : Kokmuş çökelekdeki kurtçuk, yerinde duramayanlara da söylenir. "Maşallah şu yaşın adamı oldu hala pintirik gibi, pirt pirt eder." Petente altına girme: Birinin gözetimi altına girme. Disiplin altına alınmak. "O sabın galıbı gibi sağa sola zıypan Hasan, işe girip ustasının petentesi altına girince bayaabi adam oldu." Paça : Elbise, üst baş. "Zeki abi asgere gedip geldikden soona paçası düzgün gezer oldu." Partadak: Ansızın ortaya çıkıvermek. "Tallanın kenarında dolaşırken partadak bi davşan çıkıverdi, havsızımışıında çok gorkdum." Parpılamak: Tehdit etmek, azarlamak, bağırmak. "Merali anası bi güzel parpıladı, bitdaa fingirdemez herhalıma." Püse : Çam ağacından elde edilen kokulu ve siyah renkli eriyik. ilaç olarak kullanılır. "Hacı emmi davarı çuvaldızla enedikten sonra kanayan yere bi parmak püse sürdü, soona salıverdi." |
|
|
|
![]() |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Fotograf Terimleri Sözlüğü | MaSuM _ SiYaH | Fotograf Sanatı | 0 | 18-07-09 00:24 |
| Edebiyat sözlüğü | MaSuM _ SiYaH | Makaleler | 0 | 14-07-09 09:10 |
| terimler sözlüğü.. | Renklerin Türküsü | Fotoğraf Teknik Bilgileri | 0 | 11-09-08 06:20 |
| Sanat Sözlüğü... | ebruli | Görsel Sanatlar Bilgisi | 7 | 07-09-08 19:13 |